26 Haziran 2007

ULUSAL BANKACILIK SİSTEMİMİZ ÇÖKMEK ÜZERE - ZAFER YAPICI

Sitebank'ın yüzde 100'ü Yunan NovaBank'a, Dışbank'ın yüzde 89.3'ü Fortis'e, Bank Pozitif'in yüzde 58'i Hapoalim'e, Denizbank'ın yüzde 75'i Dexia'ya, MNG Bank'ın yüzde 91'i Bankmed-Arapbank'a, Tekfenbank'ın yüzde 70'i EFG Eurobank'a, Garanti Bankası'nın yüzde 25.5'i GE'ye, Şekerbank'ın yüzde 34'ü Turan Alem'e, Akbank'ın yüzde 20'si Citibank'a, Finansbank'ın yüzde 46'sı NBG'ye, TEB'in Yüzde 42.12'si BNB Paribas'a, Yapı Kredi Bankası'nın yüzde 28.71'i Bank Austria'ya geçti. Böylelikle ülkemiz bankacılık sektöründe toplam yabancı payı yüzde 35'lerin üzerine çıktı...

Bazıları sevindi. Dört bir yandan "çok iyi gidiyoruz ama yetmez, daha çok yabancılaşma" sloganları atılmaya başlandı. Gerçekten bu da yetmedi!

Değerli okurlarım, çok yakın bir zamanda Oyak Bank'ın yüzde 100'ünün ING'ye satılmasıyla bankacılık sisteminde "yabancılaşma oranı" 42'lerin üzerine çıktı. "Çarpık pazar ekonomisi mantığının halka yabancılaşma oranı" ise bu oranla bile kıyaslanmayacak şekilde büyüdü...

Oyak Bank'ın TSK personeli sivil, subay ve astsubaylarının maaşlarından kesintilerle bugünlere kadar geldiği ve tüm subayların bilgilerinin (banka ile ilgili) bulunduğu bir yapı içinde bankanın yüzde 100'ünün yabancılara satılması sizce ne kadar doğrudur? Türkiye'nin geleceği için ne kadar güven vericidir?

AB'yi örnek alanlar

AKP Hükümeti, IMF'ye verdiği sözler doğrultusunda, ulusal bankacılığı güçlendirmek yerine şimdi de Halkbank gibi çok önemli misyona sahip bir bankayı satma sürecini başlatmıştır. Bu süreç devam edecek olursa elimizde kalan üç-beş ulusal bankamız, yabancılara geçen diğer bankalarla rekabet edemeyecek duruma gelecektir. Zamanla onlar da dayanamayacaktır. Oysa ulusal düşünen iktidarlar ulusal bankacılığımızı her alanda güçlendirmelidir. Yoksa stratejik öneme sahip ulusal bankacılığımız elden gitmek üzere...

"Ulusalcı ve halkçı düşünemeyenler" hep sözde AB'yi örnek aldılar "yabancılaşma adına bir şeyler" yaparken! "AB'de şöyle, AB'de böyle, biz de onlar gibi yapmalıyız" dediler. Oysa bakın AB ülkeleri nasıl bir politika izliyorlar bu konuda...

AB ülkeleri kendi ulusal bankalarının yabancı paylarını o kadar titizlikle sınırlı tutuyorlar ki...Bakınız kendi bankalarının yabancı pay oranına: Hollanda yüzde 11, Danimarka yüzde 17, Almanya yüzde 5, İspanya yüzde 10, İtalya yüzde 8, Yunanistan yüzde 20, Fransa yüzde 18. Buna karşılık Türkiye'de bu oran yüzde 42'lerin üzerinde...

Ekonomiye yeni darbe

Değerli okurlarım, AB ülkeleri ulusal bankalarındaki yabancı paylarını "kendi ulusallıklarını" ön planda tutarak sınırlı seviyelerde tutarken, neden biz tüm bankalarımızı elimizden çıkarmaya, yabancılara vermeye çalışıyoruz? IMF ve AB'nin isteklerine boyun eğerek, küreselleşmenin kobay ülkesi haline mi getirilmek isteniyoruz? Madem onların ekonomik durumlarının seviyesine gelmek istiyoruz niye biz de onlar gibi ulusal bankacılığımızı korumuyoruz?

Böyle devam ederse ve Halk Bankası da satılırsa Türkiye ulusal bankacılık sistemi neredeyse tamamen yabancıların eline geçmiş olacak. Hatta Türkiye Bankacılık Birliği'nin başına da yabancıların geçmesi an meselesi olacak. Bu açıkça ulusallıktan uzaklaşmadır. Türkiye'nin geleceği için önemli tehlikelerden biridir.
Türkiye'de başta KOBİLER olmak üzere ulusal sanayiyi destekleme konusunda son derece önemli bir misyonu bulunan, Türkiye sanayinin en detaylı ve kapsamlı bilgilerine; "bilgi kasalarına" sahip olan Halk Bankası'nı "özelleştirmek/yabancılaştırmak" ulusal ekonomiye ve bankacılık sektörüne vurulacak bir diğer büyük darbedir.

Avrupa'da KOBİ'lerin kredi pastalarından aldığı pay yüzde 45'ler düzeyinde iken, Türkiye'de bunun sadece yüzde 8 olduğu bir sistemde, özelleştirildikten sonra Halk Bank'ın yerini diğer bankalarla, hele yabancı bankalarla doldurmak kesinlikle mümkün değildir.

Bağımsızlılığı kaybetmemek

İşte CHP'nin 2007 seçim pusulasında yer alan ve Halk Bankası ile ilgili vaatleri: "Halk Bankası'nın, esnafın ve KOBİ'lerin faaliyetlerini destekleyen, kredi ve finansman olanakları yaratarak onların sağlıklı büyümelerine ve teknolojik yapılanmalarına katkı sağlayan bir yapıya kavuşturulması şarttır. Halk Bankası'nın yönetiminde kamu kontrolü korunmak kaydıyla, bankanın esnaf ve KOBİ'lere yönelik güçlü bir ulusal ihtisas bankası olarak etkin ve özerk bir yapıda görevini yapmasının şartları yaratılacaktır."

Son zamanlarda her bankanın sokak başlarında kredi kartları dağıtması, kredi kartıyla çok uzun vadeli satışların başlaması, satılan bu malların çoğunun da ithal mallar olması bizleri "tüketici toplumu" olmaya yöneltmekte. İşte bu üretmeden tüketmeyi teşvik eden bankacılık zihniyetiyle ulusal ekonomi, ulusal sanayi, ulusal tarım, ulusal düşünce sistemi, ulusal üretim, ulusal egemenlik yok olmak üzere...Mantık tıpkı 1838 yılında imzalanan Balta Limanı Anlaşması'nın mantığı. Yiten yine bağımsızlık!

Taşlar yerinden oynamasın

1855'te İngiltere ve Fransa ile yapılan bir anlaşma ile iki devletten 5 milyon sterlin borç alınmıştı. Bu borcu Osmanlı'nın ödeyememesi sonucunda borcun ana para ve faiz karşılığı olarak tuz, tütün, damga ve balık avı gelirlerine el konulmuştu. Daha sonra da bu gelirlerin toplanması yabancıların elindeki Düyun-u Umumiye İdaresi'ne bırakılmıştı.

Başımızdaki bu derde Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı ile son verildi!

Bir ülkenin bankalarını ele geçirmek o ülkenin parasına hükmetmektir. Parasına hükmetmek demek; tüm üretim güçlerine hükmetmek ve yön vermektir.
İşte bugün Türkiye'de bankacılık sektöründe oynanan emperyalist oyunlar bunlardır. Ekonomik özgürlüğü olmayan bir ulusun diğer özgürlükleri de yoktur. "Ulus Devlet-Üniter Devlet-Laik Cumhuriyet", Atatürk Türkiyesi'nin kuruluşunun temel yapı taşlarıdır... Bu temel taşları yerinden oynatacak politikalara Türk milleti olarak asla müsaade etmemeliyiz.

22 Temmuz'da önümüze sandık konulacak. İşte Türkiye'nin binlerce gerçeğinden sadece biri. Karar sizin...

Gerçekler ayrıntılarda gizlidir, ayrıntıları görmek elinizde...

Güzel günler görmek umuduyla...

(Haber Ekspres, 26 Haziran 2007)

19 Haziran 2007

İYİ Kİ VARSINIZ... - ZAFER YAPICI

Mustafa Kemal Atatürk'ün başlattığı kurtuluş mücadelesinin her anında yer alan, bu mücadeleye en büyük özveriyi ve desteği veren kadınlarımızdı. Cephede erkeğinin yanında çarpışan, sırtında mermi taşıyan, askerini giydiren, yediren, içiren yine kadınlarımızdı. Kadınlarımız olmasaydı bu zafer kazanılabilir miydi?
Türk kadını inandığı bir davayı mutlaka kazanır. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk'e inanıp onunla aynı yolda bu büyük davayı kazandıkları gibi... İnandılar, güvendiler, kazandılar. Sonunda bağımsız bir Türkiye'yi bizlere emanet ettiler. Huzurlarında saygıyla eğiliyorum...
Değerli okurlarım, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve rejiminin bugün de tehlike altına girdiğini görmezlikten gelmek mümkün mü? Kurtuluş Savaşı öncesinde Samsun'dan başlayan, Amasya'da, Erzurum'da, Sivas'ta alınan kararlar Türkiye'nin geleceğini belirlemişti. Şimdi de Tandoğan'dan başlayan, Çağlayan'da, Manisa'da, Çanakkale'de, İzmir'de, Samsun'da atılan sloganlar, kavranan gerçekler ve hepsinden önemlisi büyüyen Atatürkçü bilinç Türkiye'yi aydınlığa çıkaracak. Bu buluşmaların baş mimarları yine kadınlarımız...

Kadınlar gücünü gösteriyor

Cumhuriyet buluşmalarımızda ellerinde ay yıldızlı Türk bayraklarıyla yüz binler, milyonlar olarak tıpkı kurtuluş öncesinde olduğu gibi tek bir yumruk olmadık mı? Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, genciyle kucaklaşmadık mı? Heyecanlanıp ağlamadık mı? Sevinip gülmedik mi? Peki bunlar niçin yapıldı? Amaç neydi? Asıl amaç "nasıl kurtuluruz" sorusuna anlamlı bir cevap bulmaktı. Amaç esaretten kurtulmuş, başı dik bir Türkiye, halkının yanında bir iktidar yaratmaktı. Amaç, yoksulluk, yolsuzluk, yandaşlık ve onursuzluk üreten bir zihniyet karşısında Mustafa Kemal'in Türkiye'sini yeniden kurmaktı... Atatürkçü bilinci daha da büyütmekti...
Değerli okurlarım, bu yönde bir mücadele elbette toplumsal ve siyasal boyutları da olan bir mücadeledir. Cumhuriyet bilincinin toplumsal düzeyde sahiplenilmesi, sahiplenişin sandıklara yansıması ve sandıklardan cumhuriyet bilincinin çıkması esas önemlisi. Türk kadınına bu konuda da inancımız sonsuz...
Tandoğanlar, Çağlayanlar, Manisalar, Çanakkaleler, İzmirler, Samsunlar ve tüm kurtuluş mücadelelerimiz unutulmamalıdır. Mücadelemizin mantığının unutturulmaya çalışıldığı günlerden geçiyoruz. Ancak herkes bilsin ki mücadelemiz kadınlarımızın öncülüğünde sürecek. Haydi kadınlarımız; gücünüzü gösteriniz. Siyasi partilerdeki, sivil toplum kuruluşlarındaki, evlerdeki, tarlalardaki, çalışma hayatının her yerindeki kadınlarımız; Türkiye sizin ellerinizde şekillenecek! Şimdi kurtuluş zamanı...

Demokrasi aracı

Değerli okurlarım, cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi birbiri ile kavgalı gibi sunmak isteyenleri çok iyi tanıyorsunuz. Cumhuriyeti ve laikliği demokrasinin karşıtı gibi gösterip halkı tavır almaya zorluyorlar. Bu çok tehlikeli bir yanlıştır. Kendileri demokrasiyi amaç değil araç olarak kullanmaktadırlar. Oysa demokrasi araç değil amaçtır. Demokrasi ancak laiklik ve cumhuriyet olduğunda yeşerir. Onun için cumhuriyetimize, laikliğe ve demokrasimize aynı değerde sahip çıkmalıyız. Üçünü gözümüz gibi korumalıyız. Çağdaşlık hedefine ancak bu şekilde ulaşabiliriz. Çağdaş Türk kadını bu üç unsuru korumadaki azim ve kararlılığını da zaten alanlarda ispatlamıştır. Oyunları bozan olmuştur.
Değerli okurlarım Türk kadının Cumhuriyeti sahiplenme konusundaki fedakarlığına iki örnek vermek istiyorum. 2005 yılında Sayın Deniz Baykal'ın Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü ve rejiminin tehlike altında olduğunu ve Türkiye'ye sahip çıkılması gerektiğini söylediği andan itibaren CHP İzmir Kadın Kolları Başkanı Gülşen Koşanoğlu ve yönetim kurulu üyeleri 28 ilçe örgütünü de harekete geçirerek siyasette çok rastlanmayan tarihi bir kararlılıkla toplumu bilinçlendirme çalışmaları yürüttüler. İlçe ilçe, belde belde, sokak sokak dolaşarak bu bilinci yaymaya çalıştılar. Yüzlerce kadınımız cumhuriyetin, laikliğin ve demokrasinin önemini CHP'nin çıkardığı kitaplarla, bildirilerle, broşürlerle, sözleriyle, eylemleriyle toplumsal dokumuza işlediler. Kitleleri uyarmaya, uyandırmaya çalıştılar. İşte bir siyasi partide fedakarca görev yapanlar; yine kadınlarımız... Cumhuriyete, laikliğe, demokrasiye gönül vererek, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne ve rejimine sahip çıkan çağdaş Türk kadınlarımız..."Güzel günler" göreceksek bir gün eğer, o günlerin gerçek yaratıcısı olacak kadınlarımız...

Önce Türkiye diyenler

Diğer bir örnek: Sayın Prof. Dr. Tülay Özüerman. Yine bu bilinci kamuoyuna gerek konferans ve panelleriyle gerekse köşe yazılarıyla anlatmaya çalışıyor. Halktan yana aydınlık bir anlayışı tükenmeyen bir kararlılıkla yayıyor. Cumhuriyet bilincini gerek sivil toplum kuruluşlarında ve siyasi partilerde, gerekse tüm toplumsal düzlemlerde anlatmaya çalışan o kadar fedakar insanlarımız var ki, isimlerini yazmaya kalsak kitaplar dolusu olur. Bu çalışmalara katkı sunan, destek veren herkese saygılarımı sunuyorum...
İyi ki varsınız. Sizler bu azim ve kararlılıkta olduğunuz sürece demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti olan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti sonsuza değin yaşayacaktır.
İşte "Önce Türkiye" diyen fedakar, çağdaş Türk kadınlarımızın emekleri...

(Haber Ekspres, 19 Haziran 2007)

14 Haziran 2007

ÇİFTÇİYE KÖYLÜYE CHP SÖZÜ 2 - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım bu yazımda CHP'nin çiftçi ve köylüye yönelik 52 maddelik projesini aktarmaya devam ediyorum.

25. SÖZLEŞMELİ ÜRETİCİLİLİK
Sözleşmeli üreticiliği geliştireceğiz. Sözleşmeli üretim yapan çiftçinin ezilmemesi için, sözleşmeli üreticiliğe sağlam yasal kurallar getireceğiz. Sözleşmeli üretim yapan çiftçiyi kooperatif örgütler içinde güçlendireceğiz.

26. ÖZEL KURULUŞLARA KATKI
Sebze tohumu ve meyve fidanı üreten özel kuruluşları destekleyeceğiz.

27. SERACILIK GELİŞECEK
Seracılığı geliştireceğiz. Zirai mücadele ilacı kullanımına kesin kurallar getirip, yanlış ve zamansız ilaç kullanımını önleyerek, çiftçinin mağdur olmamasını, halkın sağlığının korunmasını ve dışsatımda sıkıntı yaşanmamasını sağlayacağız.

28. ZEYTİN VE ZEYTİNYAĞINA DESTEK
Zeytin ve zeytinyağını destekleyeceğiz. Zeytin bölgelerindeki tarım örgütlerinde mutlaka zeytincilik uzmanı ziraat mühendisi ve ziraat teknisyenleri görevlendireceğiz. Zeytinyağında hem dışsatımı, hem de iç tüketimi artıracağız. Ağaç başına zeytin verimini 5 yılda 25 kg'a; zeytin ağacı sayısını 200 milyona çıkaracağız. Dane zeytine de prim uygulamasını başlatacağız.

29. ÇEKİRDEKSİZ KURU ÜZÜME TEŞVİK
Çekirdeksiz kuru üzümde iç tüketimi ve dışsatımı artırıcı önlemler alacağız.

30. ULUSLARARASI FINDIK BORSASI TÜRKİYE'DE
Fındık üretiminde Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi illeri için özel destekleme avantajları sağlayacağız. Uluslararası fındık borsasını Türkiye'de kuracağız.

31. KAÇAK ÇAY GİRİŞİNE SON
Kaçak çay girişini mutlaka önleyeceğiz. Çaya hak ettiği fiyatı vereceğiz.

32. ZEYTİNLİK - MEYVE VE SEBZE BAHÇELERİNE TEŞVİK
Zeytinlik - meyve ve sebze bahçeleri için özel teşvikler uygulayacağız.

33. KIRMIZI ET ÜRETİMİNE HIZ
Kırmızı et üretimini 5 yılda 1,5 milyon tona çıkaracağız. Bunu sağlamak için ulusal ırk ıslahı programı uygulayacağız. Suni tohumlamayı ulusal seferberliğe dönüştürüp, damızlıkçı işletmeleri yaygınlaştıracağız.

34. TRT'YE, TARIMDA ETKİN GÖREV
TRT'ye, tarımsal yayımda etkin görev vereceğiz, çiftçiyi her yönden geliştirme amacıyla "tarım kanalı"nı yayına sokacağız.

35. TAVUKTA İHRACAT DESTEĞİ
Tavukta ihracat desteğini artıracağız. Tavukçulukta sözleşmeli üretimi düzene sokacağız.

36 MAZOTTA DESTEĞE DEVAM
Mazot uygulamalarını sürdüreceğiz.

37. ZİRAAT BANKASI ÇİFTÇİ BANKASI
Ziraat Bankasını çiftçi bankasına dönüştüreceğiz. Tarımsal kredilere mutlaka enflasyon oranının altında faiz uygulayacağız.

38. TARIM KREDİ KOOPERATİFLERİ'NE GÜÇ
Tarım Kredi Kooperatiflerini göstermelik olmaktan çıkarıp, çiftçinin tüm girdi ihtiyacını zamanında ve uygun fiyatla karşılar duruma getireceğiz.

39. BİLGİLİ ÇİFTÇİ
Çiftçinin bilgi düzeyini artırmak için hem kamu ve hem de özel yayım çalışmalarını geliştireceğiz.. Özel tarımsal yayım ve danışmanlık şirketlerinin çalışmalarını yasal esaslara bağlayacağız.

40. MAYINLI ARAZİLER TOPRAKSIZLARA
Mayınlı arazileri, hazine arazilerini ve tarım işletmelerinin atıl topraklarını, yörenin az topraklı ve topraksız köylülerine vereceğiz. Topraksız ve az topraklı çiftçiye arazi verilmesini sağlayacak Arazi Edindirme Ofisi'ni kuracağız. Ofis vasıtasıyla, hazine arazileri, mayından arındırmış araziler ile işletilmediği ya da kullanılmadığı için Ofisce satın alınan arazileri "Toprak Reformu"nda kullanacağız.

41. SÜTE DEĞER FİYAT
Çiftçinin sütünü değer fiyatta satabilmesi için müdahalede bulunacağız. Uygun bölgelerde sütçü hayvan ırklarını yaygınlaştırarak süt üretimini artıracağız.

42. TARIM SATIŞ KOOPERATİFLERİ VE BİRLİKLERİ'NE YENİ KANUN
Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu'nu yeniden ele alacağız. Devletin ve kamu tüzel kişilerinin Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri'ne mali destek sağlamasını önleyen hükümleri yasadan çıkaracağız.

43. 2B ALANLARI ORMAN KÖYLÜSÜNE BEDELSİZ
2B Alanlarını, üzerinde tarım yapan orman köylüsüne mutlaka bedelsiz ve en kısa sürede vereceğiz.

44. MÜLKİYET SORUNUNA ÇİFTÇİ LEHİNE ÇÖZÜM
Arazilerdeki mülkiyet sorununu çiftçi lehine çözeceğiz.

45. TARIM DIŞI SEKTÖRLERİ GELİŞME OLANAĞI
Kırsal alanda tarım dışı sektörleri geliştirerek, kırsal kesim insanının bu alanlarda istihdam edilmesini ve böylece toprağında kalmasını sağlayacağız.

46. YERLİ TOHUM ÜRETİMİ
Yerli tohum üretimini geliştirip, tohumda dışa bağımlılığı sona erdireceğiz.

47. TARIM TOPRAKLARINA KORUMA
Tarım topraklarını mutlaka koruyacağız, amaç dışı kullanımı kesinlikle önleyeceğiz.

48. ARAZİ TOPLULAŞTIRMASI
Arazi toplulaştırması çalışmalarını yaygınlaştırıp hızlandıracağız.

49. SUSUZLUĞA SON
10 yıl içinde su götürülmemiş tarım toprağı bırakmayacağız.

50. YOKSUL ÇİFTÇİLERİN SİGORTA PRİMLERİ DEVLETTEN
Tarım Sigortaları Kanununu değiştirerek, yoksul çiftçilerin sigorta primlerinin tamamının devlet tarafından karşılanmasını sağlayacağız.

51. GAP'IN SÜRESİ 10 YIL UZAYACAK
GAP Bölge Kalkınma İdaresi'nin Aralık 2007'de kaldırılmasına ilişkin yasayı değiştireceğiz. GAP'ın süresini 10 yıl uzatacağız. GAP'ın merkezini Şanlıurfa'ya alacağız; diğer 8 GAP ilinde GAP ofisleri açacağız.

52. KÖYDE YABANCIYA TARIM ARAZİSİ SATILMAYACAK
Köy sınırları içindeki tarım arazilerinin yabancılara satışına izin vermeyeceğiz.

Güzel günler göreceğiz...

(Haber Ekspres, 13 Haziran 2007)

13 Haziran 2007

ÇİFTÇİYE KÖYLÜYE CHP SÖZÜ 1 - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, 22 Temmuz seçimlerine az bir süre kaldı. Seçimlere kadar tüm siyasi partiler projelerini anlatacaklar…

Halkımızın beklentisi, seçim sürecinde iktidara talip olan siyasi partilerin halktan yana içeriğe sahip net taahhütlerde bulunmaları…

Bu noktada CHP’nin Türkiye’yi karış karış dolaşarak hazırladığı projelerden bir örnek vermek istiyorum. CHP iktidara geldiğinde çiftçiye ve köylüye yönelik projesini “Çiftçiye-Köylüye CHP sözü” başlığı altında 52 maddede özetliyor ve şöyle sloganlaştırıyor: “Emeğe değerini vereceğiz, köylüyü soydurtmayacağız, üreticiyi ezdirmeyeceğiz.”

Bu yazımda CHP’nin 52 maddelik projesinin ilk 24 maddesini aynen aktarıyorum…

1. KÖYLÜYÜ, ÇİFTÇİ YAPACAĞIZ
Her zaman köylümüzün, çiftçimizin yanında olacağız. Köylümüzü refaha kavuşturacağız.

2. TARIM BAKANLIĞINI ETKİN KILACAĞIZ
Tarım Bakanlığını etkin; köye, köylümüze ve çiftçimize hizmet eder dinamik bir yapıya kavuşturacağız.

3. TARIMI PİYASAYA BIRAKMAYACAĞIZ
Dışarıdan empoze edilen IMF ve Dünya Bankası politikalarını değil, ihtiyaç duyduğumuz doğru tarım politikalarını uygulayacağız.

4. TARIMSAL ÜRETİM PLANLAMASI
Ulusal ve bölgesel “tarımsal üretim planlaması”nı mutlaka gerçekleştireceğiz. Toplumun ihtiyaçlarını ve iç-dış pazarın istemlerini dikkate alarak nerede ne ekileceğini, ne kadar ekileceğini belirleyeceğiz.

5. KOOPERATİFLER ÇİFTÇİLERİN TÜMÜNÜ KAPSAYACAK
Kooperatif örgütlenmeyi çiftçilerin tümünü kapsayacak biçimde geliştireceğiz. Kooperatiflere vergi bağışıklığı sağlayacağız. Kooperatif ve birliklerin depolama, soğutma ve taşıma sistemi kurmalarını destekleyerek özendireceğiz, sebze, meyve ve çiçek için hava yolu taşımacılığını ekonomik hale getireceğiz.

6. DESTEKLEMELERİ YENİDEN DÜZENLEYECEĞİZ
Destekleme politikalarını yeniden düzenleyeceğiz. Tarımsal desteklemeye daha fazla kaynak ayırarak tüm destekleri öncelikle örgütlenmiş üreticilere vereceğiz.

7. TMO'YU YENİDEN YAPILANDIRACAĞIZ
TMO'yu yeniden yapılandırarak etkin bir destekleme kurumu oluşturacağız.

8. VADELİ İŞLEM BORSALARINI GELİŞTİRECEĞİZ
Vadeli işlem borsaları sistemini geliştirip, çiftçinin ürününün değer fiyata satılmasını sağlayacağız.

9. ÜRÜNLERE FARK ÖDEYECEĞİZ
Ürünler için fark ödeme sistemini uygulayacağız. Bu amaçla üretim döneminden önce, sistemin uygulanacağı her ürün için hedef fiyat ve müdahale fiyatı belirleyeceğiz. Hedef fiyat, ürün maliyeti + çiftçi karı hesaplanarak belirlenen üreticinin eline geçecek fiyat olacaktır. Müdahale fiyatı ise, ürünün piyasadaki fiyatının kabul edilebilir en düşük miktarı olacak, piyasa fiyatı, hedef fiyat ile müdahale fiyatı arasında oluşursa, devlet piyasa fiyatı ile hedef fiyat arasındaki farkı çiftçiye fark olarak ödeyecektir. Piyasa fiyatının, müdahale fiyatının altına düşmesi durumunda müdahale kurumu bizzat devreye girerek, çiftçinin ürününü satın alacaktır.

10. MAZOTTAN ÖTV ALMAYACAĞIZ
Çiftçinin kullandığı mazottan ÖTV almayacağız.

11. ELEKTRİKTE İNDİRİM
Çiftçinin tarımın her alanında kullandığı elektrik fiyatlarını sanayi elektriği fiyatına çekeceğiz. Çiftçinin kullandığı elektrikten alınan KDV 'yi % 1'e indireceğiz.

12. ELEKTRİK BORÇLARINA YENİDEN YAPILANDIRMA
Çiftçilerin elektrik borçlarını yeniden yapılandırarak, borç faizlerini sileceğiz ve ödemeleri faizsiz olarak 5 yıla yayacağız. Çiftçilerin mağdur olmaması için, elektrik faturalarının hasat dönemi sonunda (yıl sonunda) tahsil edilmesini sağlayacağız.

13. ZİRAİ MÜCADELE İLAÇLARINA DESTEK
Zirai mücadele ilaçlarının yerli üretimini teşvik edeceğiz, zirai mücadele ilaçlarına sübvansiyon uygulayacağız.

14. GÜBREDE KDV İNDİRİMİ
Gübrede KDV'yi % 1'e düşüreceğiz.

15. ŞEKER YASASINDA ÜRETİCİ LEHİNE DEĞİŞİKLİK
Şeker yasasını şeker pancarı üreticisinin lehine değiştireceğiz. Üretim kotalarını yeniden düzenleyerek, şeker pancarı üretimini yeniden artıracağız. Şeker pancarı üretimini hiçbir yıl 15 milyon tonun altına düşürmeyeceğiz.

16. ULUSAL ÇIKARLARA UYAN TÜTÜN YASASI
Tütün yasasını, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda değiştirerek; TEKEL'in özelleştirilmesi düşüncesine son vereceğiz. Türkiye'nin neresinde, ne kadar tütün üretileceğini yeniden belirleyeceğiz. Tütün üretimini artırarak 5 yılda 200 bin tona çıkaracağız. Dışarıdan tütün alımına son vereceğiz.

17. AYÇİÇEĞİ ÜRETİMİNE TEŞVİK
Ayçiçeği üretimini 5 yılda 1.5 milyon tona çıkaracağız. Ayçiçeği primini mutlaka artıracağız.

18. PAMUK ÜRETİMİNE DESTEK
Pamuk üretimini 5 yılda 1.5 milyon tona çıkaracağız. Pamuk primini maliyeti ve üretici karını karşılayacak düzeye çıkaracağız. Pamukta makineli hasadı sağlayacak önlemleri alacağız.

19. MISIR ÜRETİMİNE PRİM
Mısır üretimini yılda 4 milyon tonun altına düşürmeyeceğiz. Mısıra fark ödeme şeklinde yeterli prim vereceğiz. Kurutma ve işleme tesislerini geliştireceğiz.

20. YAĞLI TOHUM, MISIR VE PAMUKTA İTHALATA SON
Ülkemizi 5 yıl içinde yağlı tohum, mısır ve pamuk dışalımcısı ülke olmaktan kurtaracağız.

21. GAP BÖLGESİNDE ÇELTİK ÜRETİMİ
Güneydoğu Anadolu'da, GAP bölgesinde çeltik üretimini geliştireceğiz.

22. SEBZE-MEYVE İHRACATINA DESTEK
Narenciyede dış satım primini artıracağız. Sebze meyve ihracatını geliştireceğiz.

23. MERALARI KORUMA
Meraları koruyacağız. Mera ıslahını hızlandıracağız. Yonca-korunga-fiğ üretimini artıracağız. Yem bitkisi üretimini 5 yılda 10 milyon tona çıkaracağız.

24. EKOLOJİK TARIM
"Ekolojik tarım"ı geliştireceğiz.

(Haber Ekspres, 12 Haziran 2007)

05 Haziran 2007

YAŞAMI GERÇEK GÖZLERLE GÖRMEK - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, sıcak bir yaz günü, yeşil doğa ile mavi denizin birleştiği yüksekçe bir yerde, ağacın altında oturmuş bir yazar hem doğanın güzelliklerini seyrediyor, hem de anılarını yazıyormuş. Aradan biraz zaman geçince karşıdan bir kişinin kucağında büyük bir taş ile uçurumun kenarına gitmekte olduğunu görmüş. Yazar o kişinin ne yapmak istediğini anlamak için onu daha yakından izlemeye koyulmuş. Bir ucu adamın boynuna takılmış, diğer ucu da kucağında taşıdığı taşa bağlanmış bir ipin varlığını farketmiş. Yazar durumun vahametini anlamış ve seslenmiş: "Dur beni dinle, ne yapmak istiyorsun? Sakın kendini uçurumdan aşağıya atma! Biraz beni dinle!". Adam: "Bıktım artık, yaşamak istemiyorum" demiş. Yazar telaşa kapılmış, adamı nasıl ikna edeceğini düşünmüş ve ona: "Değer mi? Her şeye rağmen hayat o kadar güzel ki, kafanı kaldır etrafına gerçek gözlerinle şöyle bir bak ne göreceksin" demiş. Adam kafasını kaldırıp etrafına bakmış. Masmavi denizi, yemyeşil doğayı, kuşları, martıları, böcekleri, çiçekleri, kelebekleri... ve sonunda gökyüzünün o güzelliğine güzellik katan gurubu görmüş. Adam şaşkın bakışlar içinde kucağındaki taşı yere bırakıp yazara doğru ilerleyip şunları söylemiş: "Ben şimdiye kadar yeşilin bu kadar yeşil, mavinin bu kadar mavi, grubun, çiçeklerin, böceklerin, martıların bu kadar güzel olduğunu fark edememişim. Meğerse yaşamak ne güzelmiş. Bundan sonra hayat benim için yeni başlıyor". Bu sözler üzerine yazar da: "Gerçek mutluluk insanın elinde, avucunun içinde. Önemli olan onu gerçek gözlerle görmek, ne yapacağını bilmek ve engelleri aşma iradesini kararlılıkla devam ettirmektir" demiş.

İnsanlar çaresizlik içinde

Değerli okurlarım, yukarıda anlatılanlardan bir ders çıkarabilir miyiz?
Bugün yoksulluğun arttığı, yolsuzluğun çığ gibi büyüdüğü bu ortamda insanlarımızın çoğu mutsuzluğa itilmemiş midir? AKP iktidarının yanlış politikaları karşısında insanlarımız çaresizlik içinde değiller mi? Bu zihniyetin amacı halkımızın sorunlarını arttırıp bizleri ülke yönetimine duyarsız kılmak değil midir? "En iyisini biz biliriz, egemenlik benim elimde ben istediğimi yaparım" mantığını hakim kılmak değil midir?
Çanakkale'de, Dumlupınar'da, İnönülerde savaşa katılan kadınlarımız, erkeklerimiz o zaman da aç, yoksul değiller miydi? Mehmetçikler, Seyit Onbaşılar... Elif Analar... Onlar aç kaldılar, yoksulluk çektiler ama bağımsızlık için her şeye göğüs gererek bugünkü Türkiye'yi Gazi Mustafa Kemal'le birlikte kurdular. Bizler simdi aç bırakıldık, yoksul bırakıldık diye bu gidişe dur demeyecek miyiz? Sesimizi yükseltmeyecek miyiz? Bir Seyit Onbaşı, bir Elif Ana olamayacak mıyız? Bu duygularımızı bastıran AKP iktidarının eline mi bakacağız? Bizi aç bırakanlara, bizi kendilerine bağlamak isteyenlere; benim olanı bana sadaka gibi vermeye ne hakkın var diyemeyecek miyiz? Artık bu oyunları anlamanın ve sandıkta hesap sormanın zamanı gelmedi mi?...

Bağımlı toplum

Üretmeden tüketen, iktidarın eline bakan, sadece seçimlerde ona oy veren, dünya ile iletişimi kopartılmış, balık tutmasına değil kuru ekmek verilmesine alıştırılmış bir toplum yaratmaya çalışıp arkasından da "bak halk o kadar memnun ki sesi bile çıkmıyor" deme aymazlığında değiller mi? Yoksula iş, gelecek verilmesi gerekirken AKP iktidarı yoksulu daha da yoksullaştırarak adeta kendine muhtaç (devletin olanaklarını kullanarak yardım yapan) ve bağlı bir toplum yaratma gayreti içinde değil mi?...
Bu duruma seyirci mi kalacağız? "Yeter artık beni sömürdüğün, yeter artık beni sadaka bekler duruma getirdiğin, ben bu ülkenin yurttaşıyım ben sana kulluk edemem, ben senin oy depon değilim" diye milletçe ne zaman haykıracağız? Neden korkuyor, neden ürküyoruz?
Zengin ülkenin fakir insanları değil miyiz? Tüm kaynaklarımızı bir avuç insanın kullandığı, adaletin, paylaşımın, dayanışmanın, üretimin ve eşitliğin egemen olmadığı ülkemizde yanlış yönetimin iç ve dış politikalarının yandaşçı, ayrıcalıklı ve teslimiyetçi uygulamaları ülkemizi, milletimizi bu hale getirmemiş midir?
Yaşam o kadar güzel ki. Hele Türkiye'de yaşamak! Yeter ki, neden zengin ülkenin fakir insanları olduğumuzu gerçek gözlerle görüp, bu soruları kendimize soralım. Türk Milleti olarak bu zenginlikleri bizimle paylaşacak olan siyasetin yanında olalım, ona destek verelim.

Sandık başında düşünmeliyiz

Gerçek güzellikleri yaratacak sizlersiniz, bizleriz; hepimiziz, Türk Milletiyiz. Egemenlik kayıtsız şartsız hepimizin elinde olduğuna göre; bu egemenliğimizi emanet edeceğimiz iktidarı belirlerken sandık başında vekaletimizi hangi zihniyetlere vereceğimizi çok iyi düşünmeliyiz...
Bu acılar yeter! Mustafa Kemal Atatürk'ün iki vasiyetini yerine getirip, Cumhuriyetimize ve CHP'ye sahip çıkmalıyız.
İşte o zaman yeşilin yemyeşil, mavinin masmavi, doğanın, insanların, gökyüzünün, çiçeklerin, böceklerin, martıların, kuşların.... ne kadar güzel olduklarını fark ederiz.
Yaşamı gerçek gözlerle görme umuduyla...

(Haber Ekspres, 5 Haziran 2007)

HANGİ YOL? - ZAFER YAPICI

Seçimler yaklaşıyor. Hem de Türkiye'nin kaderinin belirleneceği seçimler...

Bu seçimlere hazırlanmada iki yol vardı milletvekilli aday adayları için...

Birinci yol, kötü yoldu...

Kelimenin tam anlamıyla Makyavelist yol... Amaca ulaşmada her yolu meşru gören yol...

Bu kötü yoldan geçerek nasıl milletvekilliğine ulaşılabilirdi?

Birçoğu uydurma isimlerle, kendini destekleyenler sanal ordusundan (!) gerçekte hiç olmamış imza listeleri hazırlayarak...

Parti yetkililerinin kapılarının önünde yatıp, acz içinde yağcılık konçertoları sunarak...

Ona buna yandaşlık ağlarından nasiplenme sözü verip, hayali ihaleleri şimdiden bir bir dağıtarak...

"Ben bir aday olayım da listeye giremesem de" diye başlayıp; "bu aday adaylığımı hangi kurumun başına geçmek için kullansam" diye devam eden "zihin egzersizleri" geliştirerek...

Tüm bunları yaparken, ezberlenmiş (ama genellikle ezberlendiği için birkaç gömlek büyük gelen) replikleri tekrarlayıp, bilgili, kararlı, cesur ve dürüst rolünü oynayarak...

İlkesizlik denizinde yüzülen yıllara inat, masalsı bir sihirli değnek vasıtasıyla sadık "partici" haline dönüşüvererek...

Gelecekte kullanılmak ve kartvizitlere yazılmak üzere bir zamanlar kazara üye yahut yönetici olunan sivil toplum örgütlerini (!) iliğine kadar sömürerek...

Köşe başlarını tutmuş olanlarla, köşeleri dönme adına ortaklıklara girişerek...

Aklını, mantığını, vizyonunu ve projelerini değil; etnik, dinsel, mezhepsel ya da yöresel kökenini oy alma adına; bireysel çıkar gayesiyle kullanma yolunda yapay çabalara girerek...

Bu liste uzadıkça uzar...

İkinci yol ise birinci yola karşıtlıktır...Öyle kıyısından köşesinden değil, cepheden karşıtlık.

İkinci yol iyi yoldur.

Çıkarcı ve bireyci değil; onurlu ve toplumcu yol...

Nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyenlerin yolu...

Bu yolu izleyenler için milletvekilliğine nasıl ulaşılabilir sorusu anlamsızlaşmaktadır.

Çünkü bu yolu izleyenler milletvekilliğini fors kullanıp halka efelenme mevkii olarak görmemektedirler. Bireysel çıkarları maksimize etme yeri olarak değerlendirmemektedirler...
Peki neden milletvekili olmak istemektedirler?

Bu amaç, öncelikle "kötü yola düşmelerinin" zorunlu bir sonucu olarak milletvekilliğini halkın yararına kullanamayacak olanlara tepkiden kaynaklanır. Basitçe siyasetin kirlenmişliğine tepkidir. Aslında gerçek amaç; kirlenmişliği temiz bir yol izleyerek temizlemektir...

Bu yolda emek vardır, çalışma vardır. Seçim dönemlerine sıkışan göstermelik çalışmalar değil, yıllar boyu; ömür boyu çalışma...

Kendisini, yakın çevresini, aynı etnisiteyi, mezhebi ya da başka türden ikincil aidiyetleri paylaştığı kimseleri diğerleri karşısında kayırmak için değil; inandığı değerler için, ürettiği projelerin uygulamaya aktarılması için, vatanı, milleti, kenti için çalışma; tarifi imkansız bir emek...

Yani, bu yol toplumu kategorilere ayırıcı değildir. Birleştirici ve bütünleştiricidir, üreticidir...Bütünleşmenin ve üretimin harcı ise emektir...

Bu yolda paylaşma vardır. "Hep ben, hep bana" dememe vardır. Biz bilincini yükseltme vardır.

İyi ilişkiler kurulan her kişi ve kurumu; işgal edilen her koltuğu araçlaştırmama vardır...

Gerektiğinde toplum yararına fedakarlık edebilme erdemini gösterme vardır!

Bu yolda etnik köken, din, mezhep ya da yöresel kökeni bireysel çıkar için asla kullanmama vardır. Kimlik vurgusunun sözünü bile etmeme, ettirmeme vardır.

Bu yolda pazarlıklara girişmeme vardır. İnce hesaplar, oynak dengeler peşinde koşmama; küçülmeme vardır...

Halka hizmet etme amacı vardır. Sözde değil, özde halka hizmet etme amacı...

Dönmeme vardır! Hiçbir rant, çıkar, mevki için dönmeme!

Bu yolun iki temel dayanağı vardır. Akıl ve onur...

İşte bu yüzden bu yolu izleyenler kendilerine güvenirler. Öyle süklüm püklüm, el avuç açarak değil, her zaman başları dik dolaşırlar...

Peki hangi yol kazanacak?

Hangi yolun kazanacağı, Türkiye'nin kaderini belirleyecek etkenlerden bir diğeri. Çünkü hangi yolun kazanacağı, hangi siyaset tarzının yöneten olacağını da gösterecek...

Siz bu yazıyı okurken, hangi yolun kazanacağının ilk işaretlerini görmeye başlıyor olacaksınız değerli okurlarım...


(HAber Ekspres, 3 Haziran 2007)