29 Aralık 2009

ÖZÜR DİLEMEK ERDEMDİR SAYIN KABAK! - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, günlerdir İzmir basınını meşgul eden bir olayın içeriğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir ile ilgili sorunları görüşmek üzere Ankara'ya ilgili bakanlığa gider.

AKP İzmir İl Başkanı Ömür Kabak bu görüşme sürecinde yaşananları aynen şu sözlerle yorumlar: "İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı bir bakanlığın kapısındaki güvenlik görevlisinden fırça yiyor ve yerine oturuyorsa vay halimize. Bu durumda İzmir'in hakkını nasıl koruyacak? Bir daha Ankara'ya giderse haber versin elinden tutup ben götüreyim..."

Ardından Kabak, "İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı İzmir'i aciz duruma düşürdü" der.
Bunun üzerine CHP İzmir İl Başkanı Rıfat Nalbantoğlu bir açıklama yapar. Nalbatoğlu açıklamasında şu ifadelere yer verir: "Hayatın her alanında olduğu gibi siyasette da edep kurallarını zorlamanın ve nezaketsizliğin de bir sınırı vardır. Anlaşılan o ki Büyükşehir Belediye Başkanımızla ilgili açıklamalar yapan, AKP İl Başkanı Ömür Kabak'ın bu sınırlardan haberi yok, ya da yaptığı açıklamalar kendi partisinin büyüklerinden aldığı terbiyenin tam bir göstergesidir. Daha önce de defalarca anlatmaya çalıştığımız gibi İzmir'de siyaset yapmak ve İzmir'e yakışan siyasiler olmak için, İzmirlinin kültürünü, kibarlığını, etik değerlerini ve İzmir terbiyesini almış ya da öğrenmiş olmak gerekmektedir. Ortaya çıkan son açıklamada açıkça görülüyor ki, Sayın Kabak bu değerlerin yanından bile geçmemiş... AKP İl Başkanı bir stand-upçı edasıyla 'Bir daha Ankara'ya giderse elinden tutup ben götüreyim' diyebilecek kadar seviyeyi düşürebiliyor. Sayın Kocaoğlu'ndan özür dilemesini sağlayacak yerde, oturduğu köşeden amiyane tabirle, göbeğini kaşıyarak kıs kıs gülmüş ve ilk sahne deneyimini yaşayan komedyen edasıyla sözüm ona komik ama gerçekte hiçbir ahlaki değerden nasibini almamış bir açıklama yapmıştır."

Daha sonra AKP İzmir İl Başkanı Kabak, Nalbantoğlu'na şöyle cevap verir: "Kimin ne kadar nezaketli olduğu yapılan açıklamalardan bellidir. İzmir kamuoyu bu konuda kendisi karar verecektir. AKP'lilere nezaketi öğretecek en son kişi CHP'de siyaset yapanlardır..."

* * *

Değerli okurlarım, AKP İl Başkanı, anlaşılan İzmir'de bir "belediye açılımı" yapmak istiyor...

"Bir daha Ankara'ya giderse haber versin elinden tutup ben götüreyim" sözleriyle kendi "iş bitiriciliği" üzerinden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nu becerisizlikle itham ediyor. Böylelikle İzmirli seçmene komik ancak aynı zamanda bayağı bir üslupla "ancak bizi seçerseniz hükümet desteği İzmir'e gelir" mesajını, vermeye çalışıyor.

Ama Sayın AKP İl Başkanı'nın unuttuğu bir şey var. Ve unuttuğu şey o kadar önemli ki...

Sayın Kabak, AKP İzmir İl Başkanı. Ancak burasının İzmir olduğunu, karşısındakinin İzmirli olduğunu unutuyor!

İzmirlilerin ne kadar hassas, onurlu, demokrat, okuduğunu anlayan ve anladığını cesaretle yorumlayan insanlar olduğunu unutuyor!

* * *

Değerli okurlarım, yukarıda bugünkü yazımıza konu olan olayın içeriğini aktarmaya çalıştım.

Şimdi isterseniz olayla ilgili çözümlememizi derinleştirelim. Neyin yapıldığından yola çıkarak neyin yapılması gerektiğini sorgulayalım.

• Sayın Kabak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ankara'da bakanlıkta böyle bir haksızlığa uğramışsa, sizin, hükümeti oluşturan partinin İzmir İl Başkanı sıfatıyla yapmanız gereken tek şey "Bir daha Ankara'ya giderse haber versin elinden tutup ben götüreyim" şeklindeki ciddiyetten uzak ve trajikomik sözleri sarfetmek yerine "Bu bir hatadır. Partim adına sizden ve İzmirlilerden özür diliyorum" demekti.

• "Bir daha Ankara'ya giderse haber versin elinden tutup ben götüreyim" demek; yerel seçimlerde CHP'ye ve onun Büyükşehir Belediye Başkan adayına oy vermiş; dahası onu başkan seçmiş tüm İzmirlilere yapılmış bir saygısızlık değil midir? Bu sözlerle İzmir'e yalnız ben hizmet getiririm mi demek istiyorsunuz? İzmir'e hizmet getirmek için her İzmirlinin elinizden mi tutması, her İzmirlinin AKP'li mi olması gerekiyor?
Madem bu kadar güçlüyseniz çıkın şunu söyleyin: "Ben iktidarın İzmir'deki bakanlıklar şubesiyim. Her hizmeti yalnız ben getiririm." AKP'nin yerel yönetim anlayışını böylece anlamış oluruz.

• Sayın Kabak, "AKP'lilere nezaketi öğretecek en son kişi CHP'de siyaset yapanlardır" dediniz. Bu ne kadar talihsiz bir açıklama! Nalbantoğlu size; şahsınıza yönelik açıklama yaptı. Oysa siz CHP'de siyaset yapan kişilere toptancı bir üslupla laf atmaya başladınız. Ben de bir CHP'li siyasetçi olarak "orada durun ve haddinizi aşmayın" diyorum!

• Sayın AKP İzmir İl Başkanı, siz de biliyorsunuz ki nezaketini tartışmaya açmaya çalıştığınız CHP'de siyaset yapanlar dokunulmazlıkların karşısındadır. CHP'de siyaset yapanlar demokratik laik ve sosyal hukuk devletinin ulus, laik ve üniter yapısını korumaya, kollamaya ve yüceltmeye and içmişlerdir. Demokrasiyi yüceltmeye and içmişlerdir. İzmir gibi. İzmirliler gibi! Peki ya siz, örneğin dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Ya üniter devlet konusunda? Laiklik konusunda? Demokrasi konusunda?... Hadi onları bir kenara bırakın, İzmirli yerel yönetimlerin hizmetlerine merkezi yönetimce getirilen engeller konusunda?...

• Sayın Kabak, inanıyorum ki AKP içinde de bu davranışlarınızı uygun bulmadığını hatta sizin yanlış yaptığınızı söyleyen sağduyulu siyasetçiler olmuştur, olacaktır. Şimdi sizin de bir İzmirli olduğunuzu ispat etmeniz gerekir. Bir İzmirli olduğunuzu "gecikmeli olarak da olsa" ispat edebilmeniz için size naçizane tavsiyem İzmirlinin karşısına çıkmanız, bu davranışlarınızın bir hata olduğunu açık yüreklilikle kabullenmenizdir. Hem tüm İzmirlilerden hem de Aziz Kocaoğlu'ndan ve CHP'de her kademede siyaset yapan kişilerden samimiyetle özür dilemenizdir. Özür dilemek bir erdemdir... Bundan sonra da bir siyasetçi olarak etik ilkelere sadakatle bağlı kalmanız, İzmir'in büyükşehir belediye başkanı şahsında tüm İzmirlilere yapılan haksızlık konusunda kamuoyu önünde AKP yönetimini duyarlı olmaya çağırmanız ve aynı yanılgıya bir daha düşmemenizdir...

(Haber Ekspres, 29 Aralık 2009)

24 Aralık 2009

YASAMA DA SUSTURULURSA!... - ZAFER YAPICI

Anayasa'nın yasama yetkisiyle ilgili 7. maddesi şöyle der: "Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir. Bu yetki devredilemez."

Ayrıca Anayasa'nın 87. maddesine göre TBMM'nin görev ve yetkilerinden biri Bakanlar Kurulu'nu ve bakanları denetlemektir.

* * *

Değerli okurlarım, 2010 yılı bütçesinin görüşmeleri TBMM'de 14 Aralık 2009 tarihinde başladı. Bu görüşmeler kapsamında önce muhalefet liderleri konuşmalarını yaptılar. Ardından Başbakan Erdoğan kürsüye çıktı. Başbakan Erdoğan, cevap hakkı doğuran ve bir o kadar da tahrik edici sözler içeren konuşmasının ardından muhalefet sıralarından yükselen seslerden rahatsız olunca Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin'e dönerek, "Siz mi susturursunuz, ben mi susturayım" dedi.

* * *

Bu veciz söz (!) üzerine şu soruları sormamız gerekmez mi?

1. Yürütmenin yani Bakanlar Kurulu'nun başı olan Başbakan nasıl oluyor da kendini ve bakanlarını denetleyen yasamayı temsil eden TBMM Başkanı'na "Siz mi susturursunuz, ben mi susturayım" diyebiliyor?

2. Başbakan "TBMM üyelerini susturmak" söyleminde nasıl bulunabiliyor?

* * *

Kendini TBMM üyelerini susturacak güçte görmesi ve bunu Türk milletinin gözleri önünde dile getirmesi Başbakan'ın demokrasi anlayışını ortaya koymuyor mu? Başbakan bu cesareti ve yetkiyi kendisinde nasıl bulabiliyor? Başbakan bu gücü nereden alıyor? Demokrasiye ve hukuka saygısı olan bir başbakan bu tip davranışlar sergileyebilir mi?...

Ne acı değil mi değerli okurlarım. Ama daha acı olanı, Türk Milleti adına yasama yetkisini devredilemez kılması gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin başkanı sıfatını taşıyan Mehmet Ali Şahin'in de bu davranış karşısında aciz, çaresiz ve sessiz kalmasıdır.

AKP'de biat kültürünün kurumsallaşmış olduğu yüzlerce örnekle ortada. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetimine bu biat kültürünün taşınmaya çalışılması esas düşündürücü olan...

Devlet protokolünün üçüncü sırasında yer alan başbakanın, ikinci sırada yer alan TBMM başkanına bu şekilde davranması devlet geleneğimize uygun mu?...

* * *

Kuvvetler ayrılığı; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirlerinden ayrı, bağımsız ve aynı zamanda birbirlerini denetleyebilir olmalarını ifade eder. Bu güçler birbirlerinden ayrıldıkça parlamenter demokrasi güçlenir.

Peki bizde parlamenter demokrasi gerçekten mevcut mu?...

Ülkemizde yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız mı? Bir başka ifadeyle yasama, yürütme ve yargı kendi serbest iradeleri ile hareket edebiliyor mu?...
Cevabı çok net... Hayır!

* * *

Yürütmenin yasama üzerindeki baskısına örnek teşkil edebilecek bir diğer olay da geçtiğimiz günlerde yaşandı.

Abdi İpekçi Parkı'nda üç gündür eylem yapan Tekel işçilerine 17 Aralık 2009 tarihinde 12 CHP milletvekili ve yöneticisi destek ziyaretinde bulunmuştu.

Ancak işçiler ve onları haklı davalarında yalnız bırakmayan CHP'liler polisin biber gazı ve suyla müdahalesine hedef oldular. Birçok milletvekili de biber gazından etkilendi...

Yürütmenin bir üyesi olan İçişleri Bakanı'nın bilgisi dahilinde yasamaya yani milletvekillerine polisler tarafından biber gazının sıkılmış olması yürütmenin yasama üzerindeki baskısını gözler önüne sermiyor mu?

* * *

Değerli okurlarım, yürütmenin (hükümetin-başbakanın) hem yasamayı (Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni) ve onun başkanını hem de yargıyı baskı altında tutacak; bu erklerin kendi iradeleri ile serbestçe karar vermelerini önleyecek girişim ve davranışlarda bulunması parlamenter demokrasinin güçlü olmasını engellemektedir...

* * *

Bugün eğer parlamenter demokrasinin güçlü olması gerçekten isteniyor ise; kuvvetler ayrılığı ilkesini güvence altına alacak hukuksal tedbirler vakit geçirmeden alınmalıdır.

...Bilinmelidir ki gidişat, demokrasi konusunda hiç de iç açıcı değildir!...

(Haber Ekspres, 22 Aralık 2009)

18 Aralık 2009

HUKUK DEVLETİNİN ÖNÜNDEKİ ENGEL: DOKUNULMAZLIK - ZAFER YAPICI

Anayasa'nın 81. maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler: "Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet'e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."

Değerli okurlarım, bir TBMM üyesi ancak yukarıdaki andı hatasız okursa milletvekili kimliğine kavuşmuş olur.

Bugün TBMM'de milletvekili olan herkes yukarıdaki anda namusu ve şerefini ortaya koyarak bağlılık yemininde bulundu...

Üstelik 70 milyonun, Türk milletinin önünde...

Ancak görülüyor ki bu vekillerden bazıları şimdilerde içtiklere andı unutup kendi "amaç ve zihniyetlerinin" andını içmekteler.

Peki aklınıza bu iki yüzlülüğü sorgulamak gelmiyor mu?

· Neden bu vekiller devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini korumuyorlar? Neden 90 yıllık uluslaşma mücadelemizi, açılımlarla tersine çevirmeye çalışıyorlar? Neden etnik, dinsel ve mezhepsel ayrışmaya gidiyorlar?

· Neden hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet'e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalmıyorlar? Neden yargıyı siyasal erke bağımlı hale getirmek istiyorlar? Neden suçu belli olmayanlar, neyle yargılandığını bilmeyenler cezaevlerini dolduruyor da bu millete silah sıkmış teröristler sınırda karşılanıp mobil mahkemelerde serbest bırakılıyorlar? Neden demokrasiyi araç olarak kullanarak demokrasiye, laikliğe ve cumhuriyete zarar verenler yargılanmıyorlar? Neden Atatürk ilke ve devrimlerini işlevsizleştirme girişiminde bulunmak bir yerlere gelmenin önkoşulu haline getiriliyor?

· Neden toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakattan ayrılıyorlar? Neden Türk milletinin huzurunu ve refahını ortadan kaldırmak isteyenlere taviz veriyorlar? Neden işsize, yoksula, kimsesize, köylüye, çiftçiye, memura, işçiye milli gelirden yeteri kadar pay vermiyorlar? Neden onları sadaka kültürüne mahkum ediyorlar? Neden Anayasa'da yazılı olan hak ve özgürlüklerden toplumun geniş kesimlerinin yararlanabilmesi konusunda gayret sarfetmiyorlar? Neden anayasa değişikliği konusunu sürekli gündeme taşıyorlar?

...Peki tüm bunları; tüm bu olumsuzlukları neye güvenerek gerçekleştirebiliyorlar?...

Cevabı açık

Bir milletvekili içtiği anda sadık kalmasa da, onu kamufle edecek, onu sorgulatmayacak ve onun Türk milleti önünde hesap vermesini engelleyecek bir zırha sahip: Dokunulmazlık!

Bugün kimi milletvekillerinin içtiği anda sahip çıkmamasının ve andın içeriğine ters düşecek hareketlerde bulunmasının arkasında yatan en büyük güvence "dokunulmazlıktır".

Aslında hukuk devletinin kurumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden biri dokunulmazlıktır!

Bugün dokunulmazlıklar, TBMM'de Türk milletinin önünde namusu ve şerefi üzerine ant içip de ona bağlı kalmayanların sığındıkları ortak bir liman haline gelmiştir.
Bu limanda, milletvekili yeminiyle bağdaşmayan zihniyet ve amaçlar gemilere yüklenmektedir.

Gemilere yüklenen her zihniyet ve amaç, hukuk denizinde özgürce yol alarak tehlikeli limanlara yanaşmaktadır...

Eğer hukuk denizinde izinsiz dolaşanlara geçit verilmezse; bir başka ifadeyle dokunulmazlıklar kaldırılırsa ve hukuk denize hakim olursa...

O zaman bu kişiler ne üzerinde dolaşacak deniz ne de yanaşacak liman bulabilirler...

O zaman namus ve şeref sözü verip içtiği andın arkasında durmayanların gerçek zihniyet ve amaçları iyot gibi açığa çıkar. Hukuk devleti gereğini yapar...

Milletvekili andı bir kez daha anlam kazanır.

Cumhuriyet'e gerçekten sahip çıkılır.

...O zaman demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti; Atatürk ilke ve devrimleriyle birlikte sonsuza değin yaşar.

(Haber Ekspres, 15 Aralık 2009)

12 Aralık 2009

İZMİR FAŞiSTTİR DİYEREK FAŞİSTLİK YAPMAK (2) - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, dün incelemeye başladığımız yazıdaki bir diğer çelişki de ünlü profesörün anlattığı bir örnek olayda gizli. Makalede, yazarın İzmirli bir gayrimüslim tanıdığının babasının 1964 yılında sınırdışı edildiği bilgisine yer veriliyor. Bu veri, İzmir'in faşizme kayışının tarihsel bir kanıtı olarak kullanılıyor. Ancak yazının devamında yazarın sözkonusu arkadaşının sonraki yıllarda İzmir'de büyük zenginliklere kavuşuyor olması aktarılıyor. Bu kişinin İzmir'in vergi rekortmeni haline gelmesi (haklı olarak) övülüyor.

Şimdi sormak gerekmez mi? İzmir nasıl bir kent ki 1960'ların ortalarından itibaren Türk dışı herkese karşı şiddete pirim tanıyan bir faşizme kayıyor da bu kentte "öteki" olarak algılanmaya müsait bir kişinin bu denli zenginleşmesine olanak tanınıyor?

Faşizm, her zaman, ırksal yakınlığa sahip olduğu kitleleri "ötekilerin" aleyhine zenginleştirme yoluna gitmez miydi?

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

* * *

Yazı, İzmir'in ekonomik olarak geri bırakılmışlığının faturasını da –ironik bir biçimde- İzmirlilere kesiyor. Hatta anlaşılıyor ki çok ünlü "İzmirli" yazar, "İzmir ekonomisinin İstanbul'un gölgesinde kalmasından" garip bir zevk alıyor. Bir "oh olsun" demediği kalıyor. Oysa bu yazar kendini bir zamanlar "solda" tanımlıyordu. Marksist kurama aşina birisinden beklenen, en azından geri kalmışlığın yapısal nedenlerini sorgulamayı hatırlaması; geri kalanı değil, geri bıraktıranı eleştirmesi; adaletsizliğin düzeltilmesi yönünde öneriler getirmesiydi.

Değerli okurlarım, İzmirimiz AKP iktidarı tarafından sadece vergi toplamaya gelince hatırlanıyor. AKP destekli neoliberalizm, en çok bizleri vuruyor. Sanayicimiz desteklenmiyor. Köylümüz açlığa mahkum ediliyor. Kentimiz sırf AKP'ye oy vermediği için yıllardır kamu yatırımlarından alması gerekenden çok çok az pay alıyor. Örneğin İzmir il özel idaresine genel bütçeden ayrılan (zaten çok yetersiz olan) ödenek bu sene büyük ölçüde azaltıldı.

İzmir'in çoğu CHP'li belediyeleri, CHP ağırlıklı il genel meclisi üyeleri, kuşa çevrilen kaynaklarıyla bir mucizeyi gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

* * *

Yazıda İzmir'in tarihsel olarak kimliğini "öteki" üzerinden kurduğu iddiasına da yer veriliyor.

Bu iddiaya bir İzmirli olsa olsa güler.

Değerli okurlarım, İzmir kent kimliği cumhuriyetin hiçbir döneminde "öteki"ni merkeze alarak kurulmadı. İzmir'de kent kültürünün oluşumunda en anahtar katkıyı tarih boyunca Müslümanlarla kol kola Gayrimüslimler, yerli İzmirlilerle yan yana İzmir'e göç etmiş her etnik kökenden insanlar verdiler. Tüm bu kimlikler kaynaşarak, bir ortak paydada buluşarak bir arada yaşadılar, dostluklar geliştirdiler, kız alıp verdiler.

Bu ortak payda demokrasi ve cumhuriyetin temel değerleriydi.

Dolayısıyla İzmir'de, İzmirli olmuş bir Gayrimüslim de, bir dindar Müslüman da, dinsiz de, Alevi de Sünni de, Arnavut da Kürt de Arap da... bilmem kaç kuşak İzmirli de 10 sene önce İzmir'e yerleşmiş herhangi bir etnik kökene sahip olan kişi de insanları kimliklerine göre kategorilere ayırmaz. Etnik kimliğin, dinsel kimliğin, mezhepsel kimliğin lafını etmez, ettirmez. Çünkü tüm bu değerleri bir arada tutabilecek tek bir kimlik olduğunu bilmektedir. O da Mustafa Atatürk'ün, "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözüyle özdeşleşen Türk milli kimliğidir.

Bunu kaşımaya yönelik her türlü girişime rağmen ayrışmaya müsaade etmez, ettirmez.

Faşistler gibi düşünmez, doğası gereği düşünemez...

Demokrasiyi ve cumhuriyetin değerlerini içselleştirdiği için faşizme karşı durmayı düşünür!

Dolayısıyla İzmir'in kent kimliği "öteki" üzerine değil, "ortak değerler" üzerine inşa edilmiştir.

Bu ortak değerlere yönelik bir saldırı olasılığı algıladıklarında, İzmirli olmanın anlamını kavramış, İzmir kent kültürünü içselleştirmiş tüm İzmirliler ortak hareket ederler.

O gün, evlerine Mustafa Kemal'in kalpaklı resmini, Türkiye Cumhuriyeti'nin ay yıldızlı bayrağını asan her etnik kökene sahip olan insanların bir kısmı fakirdi, bir kısmı zengin. Bir kısmı Gayrimüslimdi, bir kısmı Müslüman. Bir kısmı Aleviydi, bir kısmı Sunni. Bir kısmı dekolteliydi, bir kısmı başörtülü. Bir kısmı yerliydi, bir kısmı göçmen. Bir kısmı yaşlıydı, bir kısmı genç. Bir kısmı bilmem kaç fakülte bitirmişti, bir kısmı adını yazmayı bile bilmez. Bir kısmı işverendi, bir kısmı işçi. Bir o kadar da işsiz...

İzmir'i bilenler bilir.

Hepsi İzmirliydi, hepsi demokrattı, hepsi faşizme karşı durmuştu.

...Ve hepsi Mustafa Kemal'i anlamıştı....

(Haber Ekspres, 12 Aralık 2009)

İZMİR FAŞİSTTİR DİYEREK FAŞİSTLİK YAPMAK (1) - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, İzmir'de Kürt ayrılıkçılığının ve terörizmin propagandasını yapan bir gruba karşı geçtiğimiz günlerde gelişen toplumsal tepki medya dünyasında önemli bir yer edindi.

Konu hakkında çeşitli gazetelerde birçok yorum yazısı yayınlandı. Bu yazılar televizyon tartışmalarına taşındı.
Kısaca bu yazıları dört ana gruba ayırmak mümkündü.
Birinci grup yazılar, İzmir'in kent kültürünü gerçekten tanıyan ve sosyoloji bilgisi bu kültürün faşizm karşıtı konumlanışını çözümlemeye yetecek derecede yüksek olan kişilerce kaleme alınmıştı.

İkinci grup yazılar, İzmir'in kent kültürünü tanıyan ve tarihsel olarak özgürlük ve demokrasi yanındaki konumlanışını algılayabilen ancak sosyolojik birikimleri bilimsel çözümleme yapmaya yetmeyen kişilerce kaleme alınmıştı. Bu yazılar temelde doğru argümanlara sahip olmakla birlikte, bu argümanları kanıtlama noktasında zayıf kalıyordu.

Üçüncü grup yazılar, cehaletin doğrudan sonucuydu. Hem İzmir'i tanımayan hem de sosyolojik çözümleme konusunda yetkinliği olmayan kişilerce kaleme alınmış yazılardı bunlar. Ben bu yazılara kısaca "cehalet yazıları" diyorum ve bu yazıları üzerlerinde çözümleme yapmaya değer bulmuyorum.

Dördüncü grup yazılar ise İzmir'i tanımayan ancak sosyolojik çözümleme yetkinliği olan kişilerce kaleme alındı. Ancak bu kişiler çok büyük bir yöntem hatası yaptılar. Toplumsal olayları medyanın aktardığı biçimiyle doğru kabul ettiler. Bir başka deyişle, toplumu medyanın anlatısı üzerinden çözümlemeye giriştiler. Böylelikle İzmir'deki toplumsal tepkiyi ırkçı bir eylemmiş gibi sunabildiler. Oysa İzmir'i biraz olsun tanıyanlar bunun tersini ilk bakışta algılayabilirlerdi...

* * *

Değerli okurlarım, geçtiğimiz pazar günü, bir gazetede yayınlanan bir yorum yazısı, yukarıdaki sınıflandırmamı aştı!

Bu yazı, milliyetçilik konusunda uzman olduğu iddiasını her tartışmada seslendiren çok tanınmış bir profesör tarafından kaleme alınmıştı. Üstelik bu profesör İzmirliydi!

İsim vermek istemiyorum. Çünkü isimden ziyade yazılanların içeriği önemli!

Yazıyı okumaya hazırlanan bir okur, ilk olarak şunu düşünebilirdi. Bu yazı hem İzmir'i tanıyan, hem de sosyolojik çözümleme yapma yetkinliği olan bir kişi tarafından kaleme alınmış. Yazılanlar doğrudur o zaman!

Evet, sözkonusu profesör hem İzmir'i tanıyan bir İzmirliydi. Hem de sosyoloji konusundaki bilgisini yayınlarıyla "ispat etmiş" bir "uzmandı".

Ancak 1000 sözcüklük bu yazısı, neredeyse 1000 çelişki ve hata barındırıyordu.

Bu nedenle son tahlilde söz konusu yazıyı içerik olarak bir "cehalet yazısı" olarak değerlendirsem ve çözümlemeye değer bulmasam da; bu ülkenin "aydınının" (!) düştüğü içler acısı hali yansıtması bakımından ibretlik buldum ve bugünkü yazımda, bu makaleye, birkaç konudaki yanlışları üzerinde durarak yer verdim.

* * *

Yazının içeriğine geçmeden önce, yazıda kullanılan bir görsel malzemeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü yanlışlıklar zinciri buradan başlıyor.

Terörist örgütün propagandasını yapan kişilere karşı, taş tuttuğu elini havaya kaldırarak slogan atan İzmirli bir genç kızımıza ait bir fotoğraf, makalenin görsel malzemesi haline getirilmiş. Makale, inanarak okuyan birinin, okumayı bitirdiği anda, İzmirli bu genç kızın görselliğinde tüm İzmir kentini faşist-ırkçı olarak yaftalamasını sağlayacak bir biçimde kurgulanmış.

Peki, böyle yapmakla sözkonusu genç kız ve daha ötesi koskoca bir kent, bu yaftalamayı sahiplenmeye hazır kitlelerin hedefi haline getirilmiyor mu? Hadi yazıyı yazanı, yazıyı yayınlayanı geçiyorum, bu fotoğrafı yazıyla birlikte basanlar gazetecilik konusunda bu kadar mı bilgisizler? Bir taraftan İzmir faşisttir demeye, diğer taraftan faşistçe hedef göstermelere yönelmeye kimin hakkı var?

* * *

Yazının hemen başında PKK provokasyonunu protesto eden eylemcilerin güllü DTP bayrağını yıldızlı PKK bayrağı sanarak DTP bayrağı üzerinde tepindikleri aktarılmış. İyi de güllü DTP bayrağının taşındığı her mitingde, güllü DTP bayrağından çok yıldızlı PKK bayrağını görmüyor muyuz? Partinin resmi liderlerinin posterlerini mi görüyoruz, Öcalan'ın mı? DTP'nin lider kadrosundaki her politikacıdan her Allahın günü PKK'yı övücü sözler işitmiyor muyuz? Kendilerini PKK'yla ilişkilendirmek için özel bir gayret içinde olduklarına şahit olmuyor muyuz? Bu durumda kendini teröristten yana konumlayan mı suçludur, kendini teröristten yana konumlayanla teröristin bayrakları arasında fark kalmadığının ayırdına varan mı?

* * *


Yazıda tüm toplumsal ve siyasi olgular büyük bir tekyanlılıkla ele alınmış. Bunun en bariz göstergesi 1964 olayları. Yazar, 1964 yılında bazı Gayrimüslimlerin sınırdışı edilmesini eleştirmiş. Ancak bu olaylar öncesinde 1963 yılında Kıbrıs'ta Türkler'e karşı başlatılan ırkçı saldırıları (Kanlı Noel) görmezden gelmiş. Oysa bu ırkçı saldırılarda 8.667 Kıbrıs Türk'ü yaşadığı 103 köyü terk etmeye zorlanmış, onlarca Türk yaşamını yitirmişti. Buna rağmen, İzmir'de Rum nüfusa yönelik en ufak bir saldırı gerçekleştirilmemiş, böyle bir olasılık akıllara dahi gelmemiş, Gayrimüslimlere yönelik topyekün bir sınırdışı etme süreci yaşanmamıştı.

* * *

Değerli okurlarım, sözkonusu makaledeki yanlışlıkları çözümlemeye yarın da devam edeceğiz.

(Haber Ekspres, 11 Aralık 2009)

10 Aralık 2009

İZMİRLİ DOKTORLARIMIZIN BÜYÜK BAŞARISI - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, ülke gündemimiz oldukça yoğun. Ve ne yazık ki bu yoğun gündemin büyük bir kısmını kötü yönetimler, yolsuzluklar, entrikalar, başarısızlıklar ve toplumsal gerilimler oluşturuyor. Doğaldır ki bu durum, ülke insanımızın iyimserlik düzeyini daha da geriletiyor.

* * *

Böyle günlerde başarı haberlerine daha fazla gereksinim duyuyoruz. Her başarı haberinde gelecek için biraz olsun umutlanıyoruz…

Geçtiğimiz günlerde sevindirici bir başarı haberi değerli hekim dostum Necmettin Yakut’tan geldi. Necmettin Yakut, yıllar önce geçirdiğim bir kalp krizinin hemen ertesinde açık kalp ameliyatımı gerçekleştiren ekibin oldukça önemli bir üyesiydi.

Necmettin Bey’e kalbimi emanet etmiştim kısacası…

Ve çok başarılı bir ameliyat neticesinde sağlığıma kavuşmuştum.

* * *

Şimdi bu çok değerli hekim dostumun büyük pay sahibi olduğu bir başarı öyküsünü kısaca sizlere aktarayım...

Değerli okurlarım, bilindiği üzere kalbin durdurularak yapıldığı açık kalp ameliyatlarında, kalp-akciğer pompası denilen bir alet kullanılıyor. Ancak bazı hasta gruplarının bu cihaza bağlanması uygun görülmüyor. Bu durumda, bu cihaz kullanılmadan çalışan kalpte by-pass yapılıyor.

Çalışan kalpte by-pass yapıldığı hallerde, hastalarda tek damar tıkalıysa sorun yaşanmıyor. Ancak kalp ameliyatlarının önemli bir kısmında birden fazla tıkalı damar durumuyla karşılaşılıyor. Birden fazla damarda tıkanıklık varsa ameliyata önce hangisinden başlanması gerektiği sorusu ise tıp dünyasında tartışmalı olmayı sürdürüyor.

İzmir Özel Gazi Hastanesi’nden doktor arkadaşlarım Necmettin Yakut ve Engin Tulukoğlu bu soruya uluslararası alanda kabul görmüş kardiyoloji dergisi “The Hearth Surgery Forum”da yayınladıkları bir bilimsel çalışmayla yanıt verdiler. Hatta bu dergide İzmirli doktorlarımızın çalışması bilim dünyasına katkısı nedeniyle kapak konusu edildi.

Yayın, Özel İzmir Gazi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği ekibinin üç yıllık bir araştırmasına dayandı. Çalışan kalpte by-pass yapıldığı hallerde hem sağ hem de sol damarı tıkalı hasta için ne olursa olsun sol taraftan ameliyata başlanması gerektiği sonucuna ulaşıldı.

Değerli okurlarım, bu konuyla ilgili dünya çapında derinlemesine bir çalışma olmaması, Yakut ve Tulukoğlu’nun yayınını bir bilimsel yenilik noktasına taşıyor. Dahası, söz konusu çalışmayla ameliyatta tartışma konusu olan “nereden başlayalım?” sorusuna son nokta konulmuş oluyor. Necmettin Bey’in ifade ettiği gibi örneğin damarlarda yüzde 70 ile yüzde 90 darlık olan hastalarda ne olursa olsun ameliyata sol damarın by-passı ile başlanması gerektiği bilimsel olarak kanıtlanmış oluyor.

Yakut ve Tulukoğlu’nun bilimsel yaklaşımlarının bir sonucu olarak birçok kalp ameliyatı çok daha başarılı geçebilecek…

Önerilen yöntem ile hem ameliyattaki risk faktörleri azaltılacak, hem de hastalar daha çabuk bir biçimde sağlıklarına kavuşabilecekler.

* * *

Değerli okurlarım, ben de “kalbimi onlara emanet ettiğim” İzmirli genç doktor arkadaşlarımı uluslararası düzeyde kazanmış oldukları başarılarından dolayı yürekten kutluyorum.

(Haber Ekspres, 8 Aralık 2009)

01 Aralık 2009

ACİL DEMOKRASİ - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, 17 Kasım 2009 tarihli yazımızda üslubun demokrasilerdeki rolü konusunda bir tartışmaya girişmiştik. Bugün, bu tartışmadan yola çıkarak ülkemizi yöneten siyasi iradenin sembolü olarak tanımlanabilecek başbakanın bir söylemini demokrasi bağlamında değerlendireceğiz.


Şu sözler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 8 Kasım 2009 tarihinde TRT 1'de yayınlanan "Politik Açılım" adlı programda söylendi. Sözler, başbakanın demokrasi kavrayışını açıkça ortaya koyması bakımından önemli...

Şöyle diyor Erdoğan: "...Muhalefet eleştirel yaklaşımları tabii ki yapacak. Ama katkı vermesi gereken yerde de katkı verecek ki, o ülke hem demokrasisi ile güçlensin, hem de ülke güçlensin..."

* * *

Değerli okurlarım, bu sözlerin yapı çözümünü yaptığımızda şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz. Başbakan, "katkı vermesi gereken yerde de katkı verecek ki" sözleriyle, muhalefetin nerede ve hangi durumlarda katkı vermesi gerektiğini belirleme yetkisini kendinde görüyor. Muhalefetin, ancak kendinin uygun gördüğü yerde durması durumunda demokrasinin gelişebileceğini ve ülkenin güçlenebileceğini ifade ediyor.

Oysa demokrasilerde, iktidarlar, muhalefetin hangi durumlarda ne şekilde hareket etmeleri gerektiği konusunda en ufak bir söz hakkına sahip olamazlar.

Başka bir ifadeyle, iktidarların -hangi gerekçeyle olursa olsun - muhalefetin nasıl hareket etmesini belirleme yetkisini kendinde gördükleri rejimlere demokrasi denilmez, denilemez...

Böyle durumlarda ülke güçlenmez, faşizm güçlenir!

Bu tür rejimlerde muhalefet partileri var olabilir. Ancak bu partilerin işlevi tabela partileri olmayı aşamaz. Çünkü muhalif bir duruş sergileyemezler. Neyi söyleyecekleri, neyi söyleyemeyecekleri, hangi konuda hangi duruşa sahip olacakları iktidarlar tarafından belirlenir. Aksi halde muhalif güçler, siyasal iktidar tarafından ülkenin güçlenmesinin önünde engel olarak değerlendirilir. Sistem dışına itilir.

* * *

Bu tür durumlarda toplumsal muhalefetin uyanık olması şarttır. Bu da yetmez toplumun uyanık olması, acil demokrasi istemini merkeze alarak gerçek demokrasi yanında tavır alması gerekir.

Lakin bir zamanlar toplumun desteğine dayanarak inşa edilmiş ancak gittikçe demokrasiden sapmış herhangi bir yönetimin faşizmi kurumsallaştırmasını engelleyecek tek güç yine toplumdur!

(Haber Ekspres, 1 Aralık 2009)

MİLLİ İRADE - ZAFER YAPICI

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. Ardından Amasya'ya geçti ve Amasya Genelgesi'ni yayınladı (22 Haziran 1919).

Değerli okurlarım, Mustafa Kemal'in milli mücadeleye başlarken, Amasya'da yayınladığı genelgenin içeriği "milli irade" ilkesi ile özetlenebilir.

Amasya Genelgesi ile "milli irade" sözü Anadolu topraklarında ilk kez telaffuz edildi.

Dahası bu ilke, sadece kurtuluş mücadelesini örgütleme noktasında merkeze alınan bir ilke olmadı. Teokratik bir saltanat devletinden laik ve demokratik cumhuriyete geçişin her aşamasında yol gösterici ilke oldu.

* * *

Atatürk, Amasya Genelgesi'nin ilk maddesinde işgalci güçlerin etkisi ve denetimi altında olması nedeniyle milletine karşı sorumluluğunu yeterince yerine getiremeyen bir hükümetin varlığı saptamasında bulundu. Böyle bir durumda "milletin istiklalini (bağımsızlığını) yine milletin azim ve kararlılığının sağlayacağını" ifade ederek, istiklale ulaşma yolunu belirledi.

Bütün illerin her livasından (sancak) katılan halk temsilcileriyle, milli mücadeleyi, milli iradeyi merkeze alarak örgütledi.

İstiklal sonrasında kurduğu cumhuriyette de milli irade kavramını anahtar unsur olarak tutmaktan asla vazgeçmedi.

İlke ve devrimleriyle milli iradeyi denetim altına alma değil yüceltme yolunu seçti.

* * *

Değerli okurlarım, Atatürk'ün anlayışına göre "milli irade" demek; herkes eşittir demektir. Zengini fakiri, kadını erkeği, Alevisi Sünni'si; maddi olanakları-ırkı-etnik kökeni-mezhebi ne olursa olsun bütün halkın eşit yurttaşlık haklarıyla donatılması demektir.

"Milli irade", yurttaşlık bilincine doğru giden yolun ilk adımıdır.

"Milli irade" yi benimsiyorsanız yolunuz cumhuriyete çıkar.

Cumhuriyeti de içinize sindiriyorsanız yolunuz demokrasiye çıkar.

Ulusun egemenliği ve "milli irade"; cumhuriyet, laiklik ve demokrasi doğrultusunun vazgeçilmezleridir.

Türkiye Cumhuriyeti bu doğrultu üzerinde gelişmesini sürdürmüş ve demokrasiyi özümsemiştir.

* * *

Bu nedenle Türkiye'de cumhuriyete geçiş, sıradan bir rejim değişikliği değildir. Cumhuriyet, bir kültür değişimidir, bir çağ değişimidir, bir uygarlık değişimidir.

Böylesine köklü bir değişimi; insan hak ve özgürlükleriyle, hukukuyla, eğitimiyle, sanatıyla, kültürüyle, çağdaş değerleriyle gerçekleştirip sürdürebilmek kolay olmamıştır.

Türkiye bu köklü değişimi Mustafa Kemal'in cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik ilkeleriyle başarmıştır.

Türkiye bu köklü değişimi Mustafa Kemal'in devrimleriyle başarmıştır.

Türkiye bu köklü değişimi, Mustafa Kemal'in, milli bağımsızlık (siyasi, mali, adli, kültürel...), milli birlik ve beraberlik, yurtta sulh cihanda sulh, çağdaşlaşma, bilimsellik ve akılcılık, insan sevgisi gibi bütünleyici ilkeleriyle başarmıştır.

Türkiye bu köklü değişimi Mustafa Kemal'in, "Ne mutlu Türküm diyene" anlayışıyla başarmıştır.

Türkiye bu köklü değişimi Mustafa Kemal'in anlayışıyla inşa edilen demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin laik ve üniter yapısını anayasaya bağlı kalıp güçlendirerek başarmıştır.

* * *

Kısacası "milli irade", Türkiye Cumhuriyeti devrim tarihini yazan, ayakta tutan ve sonsuza dek yaşatacak olan Türk milletinin iradesidir.

* * *

CHP Genel Başkanı Baykal milli iradeyi bakın nasıl yorumluyor: "...Milli irade devleti kuran idaredir. Milli irade anayasadır. Siyasi irade var. O da anayasanın koyduğu çerçevede yetki kullanmadır. Milli irade sadece sandıkta şekillenmedi. Bağımsızlık savaşında, milli mücadelede şekillendi. Sakarya 'da, Kocatepe'de, 9 Eylül'de oluştu. Milli iradenin içinde askeri var sivili var, erkeği var kadını var. Bunun bedelini ödeyen irade var. Şimdi sen onun içindesin. Bir ülkede her siyasi gerilimden sonra rejimi değiştirelim demek hazımsızlık iradesidir. Siyasi gerilimler olur, tartışmalar olur sonra merciine gider. Anayasa hep senin işine gelecek kararı alacak diye bir şey yok. Seni anayasanın içine çekmek için var. Milli irade kurucu iradedir. Onun içinde her şey var. O yıllar alır. Sabır var kan var, şehit var. Onunla uğraşmayacağız. Onun içinde her şey var..."

* * *

Bugün geldiğimiz noktada Baykal'ın savunduğu milli irade anlayışı önemini korumuyor mu?... Baykal'ın konuşmaları Türk milletinin hassasiyetini yansıtmıyor mu?


* * *

Ne acıdır ki yukarıda anlatmaya çalıştığım "milli irade" AKP tarafından sandıktan çıkan "oy"un getirdiği bir güç olarak algılanmakta ve "ben istediğimi yaparım mantığıyla" hareket edilmektedir.

Değerli okurlarım, "milli irade"nin Mustafa Kemal'in kurtuluş ve kuruluş felsefesiyle kurulan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin değerleriyle yoğrulmuş bir tarihsel ve toplumsal olgu olduğunu bilmemek ve bilmezlikten gelmek "milli irade"ye yapılan en büyük hakaret ve haksızlık değil midir?...

Kendinden olanları iktidar nimetlerini kullanarak hakim toplumsal gruplar haline getirmek, kendinden olmayacakları türlü baskılarla sessizleştirmek ve genel olarak toplumu biat kültürüne eklemlenmeye zorlamak milli iradeyi ipotek altına almaya çalışmak değil midir?

Toplumu etnik, dinsel, mezhepsel veya dilsel hatlar boyunca ayrıştırmak; açılımlarla-saçılımlarla bizi birleştiren tüm değerlerin altını oymak, "milli iradeye" verilen en büyük zarar değil midir?

"Milli iradeyi" sadece kendisi olarak yorumlayıp, kendisine uygun hareket etmeyen tüm kitleleri ötekileştirmek, "milli iradeyi" yok saymak değil midir?

Yorum sizin...

(Haber Ekspres, 24 Kasım 2009)

18 Kasım 2009

AÇILIMIN ÜSLUBU... - ZAFER YAPICI

Bir siyasal rejimin demokrasi sıfatına uygunluk derecesi bir çok etken tarafından belirlenir.

Siyasal sistemi düzenleyen kuralların “kalitesi” bu etkenlerden biridir.

Şöyle ki, demokrasi herşeyden evvel bir özgürlükler ve kurallar rejimidir. Kuralların özgürlükleri yok etmek için araçlaştırıldığı bir ülke demokrasi değildir. Birilerinin özgürlükleri kural tanımaz bir biçimde kullandığı ve başkalarının özgürlüklerine zarar verdiği bir ülke de…

Kısacası demokrasi, özgürlükleri yasal güvenceye alır. Ancak bununla yetinemez. Eşzamanlı olarak özgürlüklerin sınırlarını çizer. Demokrasinin özgürlüklerin sınırlarını çizmesi de aslında özgürlüklerin içini boşaltmak için değil, özgürlükleri korumak içindir! Bir başka ifadeyle demokrasi, özgürlüklerin sınırlarını başka kişilerin özgürlükleri olarak saptayarak son tahlilde yine özgürlükleri korumuş olur.

* * *

Her gün yasalara uygun olarak yahut yasadışı yollarla siyasal iktidara muhalif kesimlerin çeşitli biçimlerde dinlendiği bir ülke demokrasi sayılabilir mi?

Ya da kişilerin politik görüşlerine göre farklı yargılama usullerine tabi tutulduğu bir ülkeye demokrasi sıfatını hangimiz yakıştırabiliriz?

Kendi ülke yurttaşlarına karşı acımasız terör eylemlerine girişmiş bir örgütün üyelerini demokrasi kavramına vurgu yaparak yüreklendirmek, tüm ülke yurttaşlarının özgürlüğünü yok etmeye çalışmakla eşanlamlı değil midir?

Laikliğin, ayrımcılığa karşıtlığın ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir yerde demokrasi var olabilir mi? Aksi halde örneğin dinsel fanatizm, ırkçılık ve hukukun siyasallaşması, demokrasiyi işlevsizleştirmez mi?

Hukuk devletinin ortadan kaldırıldığı bir ortamda hak ve özgürlüklerden söz edilebilir mi?

* * *

Değerli okurlarım, bir siyasal rejimin demokrasi sıfatına uygunluk derecesini belirleyen faktörlerden bir diğeri de politik yaşamın bütün aktörleri tarafından kullanılan üslubun (anlatımın) kalitesidir.

Dilin ve beden dilinin nerede, ne zaman, hangi ortamda ve nasıl kullanılması gerektiğini bilmeyenler kimi zaman demokrasiye büyük zarar verirler.

Hele bu kişiler siyasal erk sahipleri yahut kanaat önderleri olurlarsa…

Kısacası barış ve demokrasi, iyi bir üslupla (anlatımla) iletişim kurmak temelinde ve karşılıklı güven duygusu içinde yükselir ve güzelleşir.

“Yurtta Barış, Cihanda Barış” ideali ancak böyle bir ortamda gerçekleşebilir…

* * *

Değerli okurlarım, 13 Kasım 2009 günü TBMM’de “…açılım” görüşmeleri yapıldı.
(Açılımın ne olduğu hala anlaşılmadığı için açılımın başına … koyuyoruz. Siz açılımdan ne anladıysanız boşluğu o şekilde doldurunuz.)

… açılımı için önce DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik kürsüye çıkıp görüşlerini ifade ettiler.

Daha sonra kürsüye gelen Başbakan Recep Tayip Erdoğan konuşma arasında, “şehitler gelsin de biraz daha bağıralım diyenler var” sözlerini kullandı.

Bu sözler üzerine CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP milletvekilleriyle birlikte Genel Kurul salonundan ayrıldı.

Baykal, ayrılış nedenini şöyle açıkladı: “Şehit cenazelerinin gelmelerini istiyorlar diye hiçkimsenin konduramayacağı ithamı bir başbakan hiç utanmadan yapıyor. Daha fazla dayanamadım çıktım.”

Bir başbakana, bu tip talihsiz açıklamalar, oldukça kritik bir konuda yapılan böylesi ağır ithamlar yakışıyor mu? Hem de Meclis kürsüsünde...

Böyle bir üslup demokratik olarak nitelenebilir mi?

* * *

Erdoğan bu sözlerle de yetinmedi. Genel Kurul’dan ayrılan Baykal ve CHP milletvekillerinin arkasından “Sizsiz daha rahat konuşuruz; güle güle” dedi.

Demokrasi anlayışını, farklılıklara karşı tahammülsüzlüğünü dışa vuran bir üslupla bir kez daha netlikle ortaya koydu…

* * *

Değerli okurlarım, demokrasinin içselleştirilmesinin en önemli göstergelerinden biri de kullanılan üsluptur.

Erdoğan şu sözleri, TBMM kürsüsünde muhalefete karşı söylediği ağır sözlerin hemen ardından söyledi: Milletin meclisindeki üslup elbette çocuklara gençlere ve tüm bir millete örnek teşkil edecek bir üslup olmalı”.

Bizim de Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak bu ülkenin yönetiminden sorumlu olan kişilerden beklentimiz, çocuklara, gençlere ve tüm millete örnek teşkil edecek bir üslup ile konuşmaları.

Lakin kırıcı ve dışlayıcı bir üslup ile yapılmış, alaycı jest ve mimiklerle desteklenen bir konuşmanın ardından söylenen düzgün üslup öneren sözler, normal zekaya sahip hiçkimseye inandırıcı gelmiyor.

Üstüne üstlük, demokrasiyi içselleştirmemiş olduğu tarihsel deneyimle; sayısız örnekle doğrulanmış kişilerin ağızlarında “demokratik açılım” sözcükleri biraz “çakma” ve “zorlama” duruyor.

Her şeyi bir kenara bırakın, sadece açılımın üslubu bile, “demokratik açılımın” (!) demokrasi dersinden sınıfta kalmakta olduğu konusunda yeterince fikir veriyor…

(Haber Ekspres, 17 Kasım 2009)

11 Kasım 2009

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO) - ZAFER YAPICI

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" veya kısaca GDO adı veriliyor.

ABD, Arjantin, Brezilya, Çin, Kanada, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika başta olmak üzere 28 ülkede üretilen GDO'lu tohum ve buna bağlı GDO'lu gıda ve yem ham maddeleri, biyolojik çeşitliliğimizin korunmasını ve sürdürülebilir kılınmasını tehdit ediyor.

CHP lideri Deniz Baykal'ın da ifade ettiği gibi bugün bir de Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) açılımı (!) ile karşı karşıyayız.

* * *

İşte yaşanan gerçekler: Yıllarca bitkisel üretimde verim artışını sağlamak için suni gübre ve kimyasalların kontrolsüz ve denetimden uzak kullanılması; toprak, su ve hava kirliliğini beraberinde getirdi. Yoğun tarımda kullanılan ilaç ve suni gübreler her geçen yıl toprağı daha da verimsizleştirdi. Toprağın verimi düştükçe çiftçi daha fazla ilaç ve gübre kullanmaya yöneldi. Gübreye alışan bitki daha çok gübre istedi, ilaca bağışıklık kazanan böcekleri öldürebilmek için daha kuvvetli zehirler gerekti...

Böylelikle artan verimin bedeli sadece çevre kirliliği olmadı. Kullanılan ilaç ve gübreler canlıların bağışıklık sistemini de etkileyen sağlık problemlerine yol açtı. Artık yeni çözümlere gereksinim vardı. Çünkü toprağın doğal yapısı bozulmuştu.

Dıştan müdahale başarısız olunca, canlıların genleri ile oynamaya başlandı!. Gen aktarımı yoluyla yabani otlar, zararlı böcek ve hastalıklara dayanıklı ürünler elde edilmeye başlandı. Ve böylece insan, genleriyle oynanmış gıdalarla tanışmış oldu.

* * *

Eğer bir tarlaya GDO'lu tohum ektiyseniz arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler, GDO'lu polenleri alıp 35 kilometreye kadar uzaklıktaki organik tarım yapılan tarlalara taşıyabilmekte, komşu tarlaya bulaşan genler oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. "Gen kaçışı" adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan 12.000 bitki türümüz giderek tektipleşmekte, doğal çeşitlilik azalmaktadır.

Ayrıca, zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden olabilmektedir.

Böylece milyonlarca yılda oluşan türler 5-10 yıllık bir sürede yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yeryüzündeki milyonlarca canlı türünün varlığı tehdit edilmektedir. Ekosistem tahrip etmektedir.

* * *

Bugün dünyada genetiğiyle oynanmış pek çok ürün var: Mısır, patates, domates, pirinç, soya, buğday, kabak, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kolza, papaya, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz, kanola bunlardan birkaçı.

Türkiye 2008 yılında 1.1 milyon ton mısır, 1.2 milyon ton soya, 613 bin ton pamuk ithal etti. Mısırın %40'ı, pamuğun %62'si ABD'den ithal edilirken soya ithalatı ise ABD, Arjantin ve Brezilyadan gerçekleştirildi ve bu üç ürün için 2 milyar dolar ödendi.

Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk, GDO'lu olma riski taşıyan gıdaların başında geliyor.

* * *

CHP Genel Başkanı Baykal'ın bu konuda oldukça önemli bir saptaması var. Şöyle diyor Baykal: "Olay sadece bir beslenme sağlığı konusu değil. Aynı zamanda Türkiye'de tarımın, çiftçiliğin, ekonominin kontrolünün Türkiye'nin dışına çıkması, Türkiye'nin kendi ihtiyacı için kendi imkanlarıyla üretim yapabilen ülke olmaktan çıkıp başkalarının denetimine üretimini teslim etmesi konusu..."

Baykal çıkarılan yönetmeliği de milletin sağlığına yönelik bir tuzak olarak değerlendiriyor. Eğer onlar yürürlükten kaldırmazsa biz CHP olarak, tüketici olarak, her birimiz bu konudaki haklarımız kullanacağız ve bu yönetmeliğin iptali için gereken girişimleri mutlaka gerçekleştireceğiz diyor.

* * *

Şimdi yedi yıldır iktidarda olan AKP hükümetine sormamız gerekmez mi?

· Neden tarımda kullanılan ithal ilaç, gübre ve yemlerin doğaya, toprağa, arılara, kuşlara, böceklere ve insanlara vereceği zararları incelemediniz?

· Neden milyonlarca yıldır var olan gıda türlerinin yavaş yavaş yok olabileceğini düşünüp önlem almadınız?

· Neden şimdiye kadar genetiği değiştirilmiş gıdaların listesini halka açıklamadınız?

· Neden Türkiye'de şimdiye kadar genetiği değiştirilmiş ürünleri alan, üreten ve satanlara gerekli müdahaleyi yapmadınız?

· Neden yıllarca Türkiye'nin her yerinde yenen 27 GDO'lu ürünü Tarım ve Köyişleri Bakanlığı takibe almadı da şimdi 81 ilde takibe alıyor? Bu durum Türk milletinin yıllarca GDO'lu ürün yediği anlamına gelmez mi? Bunun hesabını kim verecek?...

· Neden Türkiye her konuda olduğu gibi bu konuda da dışarıya bağımlı bir ülke haline geliyor?

· Neden "biyolojik güvenlik yasasını" çıkarmadınız da 26 Ekim 2009'da resmi gazetede yayınlanan" GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR YÖNETMELİĞİ"ni çıkardınız?

· Bu çıkardığınız yönetmelik ile insan sağlığının, toprağın, suyun, havanın temizlenmesinin, canlıların ahenk içinde yaşamasının mümkün olabileceğini mi sanıyorsunuz?

* * *

Değerli okurlarım, yaşam hakkı en temel haktır. Hem yaşamımızı etkileyen GDO'ya hem de bu konuda hükümetin 21 madde halinde çıkarmış olduğu yönetmeliğin içeriğine karşıyız. Bunu açık bir dille de ifade ediyoruz.

İnsan yaşamını ilgilendiren bu konu ancak "biyolojik güvenlik yasası"nın TBMM'den çıkarılması ve kalıcı tedbirlerin acil olarak alınması ile çözülür. Yoksa muhalefetin, bilim insanlarının, Ziraat Mühendisleri Odasının, Ziraat Odasının, uzmanların ve çiftçilerin görüşleri alınmadan alelacele AKP tarafından yapılan içi boş yönetmelikle değil...

(Haber Ekspres, 11 Kasım 2009)

10 Kasım 2009

On Kasım'da açılım... NEDEN? - ZAFER YAPICI

Hükümet Kürt açılımını Meclis'e getiriyor. Hem de çok anlamlı bir günde... Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'da...

Şimdiye kadar anlaşılamayan açılım, bugün, 10 Kasım'da; bu çok özel günde mi anlaşılacak?

Değerli okurlarım, AKP, Kürt açılımını Meclis'e getirmek için 10 Kasım'ı seçiyorsa mutlaka bunun altında da yeni bir "açılım" yatıyor demektir.

Bu açılım, neden "Atatürk'ü önemsizleştirmeye çalışma açılımı" olmasın?...

* * *

Ne acıdır ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün Meclisi'nde, ülkeyi yöneten AKP Hükümeti'nin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından 10 Kasım'ın önemi (!) şu şekilde dile getiriliyor: "10 Kasım günlerden biridir...Bugüne özel bir önem vermenin, bugüne özel anlamlar çıkaracak noktaya getirmenin ben doğru olmadığı kanaatindeyim."

Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, selefinden geri kalır mı? O da Mustafa Kemal Atatürk'ü kastederek "Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor" diyor. Şahin, Atatürk'ü anmayı tatil yapmakla eşdeğer tutuyor. İnandırıcılığı olmayan, alaycı bir üslupla 10 Kasımlarda da çalışmak gerektiğini ifade ediyor.

(Doğru. 10 Kasım'da iktidar çalışıyor. Ne için mi? Kürt açılımı için. Ulusu etnik hatlar boyunca ayrıştırmayı kolaylaştırmak için!)

Arınç ve Şahin'in bu sözlerinin yapıçözümü, AKP zihniyetinin çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atan Mustafa Kemal Atatürk'ü an(la)ma gününü sıradan bir günmüş gibi gösterme yoluyla Atatürk ilke ve devrimlerini unutturmak istediğini ortaya koymaz mı?

Kürt açılımının Meclis'e taşınması için 10 Kasım'ın seçiliyor olması da içinde bir mesaj kaygısını barındırmıyor mu? Cumhuriyet'in Meclisi'nde ve tüm Türkiye'de Türk bayraklarının yarıya indiği günde Atatürk'ün felsefesini benimsemiş kitlelere bir sindirme ve Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden haz etmeyen bir yerlere bir işbirliği mesajı mı verilmek isteniyor?

* * *

Değerli okurlarım, tüm bu gayretler boşuna.

Birileri istemese de, Türk milletinin yurttaşları olarak bizler sadece on kasımlarda değil her zaman ve her yerde Atamızı anacağız, anlayacağız ve anlatacağız.

Dahası, birilerinin istememe nedenlerini çözümleyerek Atamızı anlayacağız, anlatacağız.

Ne mutlu ki Türk milleti Atatürk'ü bir kez daha anacak, anlayacak!

Ruhun şad olsun ATAM...

İlkelerin, devrimlerin ve öğütlerin sonsuza dek yaşayacak...

(Haber Ekspres, 10 Kasım 2009)

04 Kasım 2009

29 EKİM'DE NEYİ KUTLADIK? - ZAFER YAPICI

29 Ekim'i kutladık.

Cumhuriyet Bayramı'nı...

Her kavramın içinin boşaltıldığı, her olgunun anlamsızlaştırılmaya çalışıldığı bir çağda. Emperyalizmin bin bir kılıkla gündelik yaşamlarımıza sızdığı bir süreçte.

Ve bu süreci hızlandırmaktan başka bir işlevi olmayan; "küreselleşelim güzelleşelim" demekle övünen; ancak ülkeyi çirkinliklere terk eden bir siyasal iktidarın bulunduğu bir ortamda.

Neler vardı 2009 Türkiyesi'nde?

Her gün hakimiyetini daha da arttıran yolsuzluk şebekeleri.

Devlet kurumlarını çalışamaz hale getiren siyasi kadrolaşmalar.

Neoliberalizm gereği bir anda zenginleşiverenler. Yoksullaşan milyonlar.

Durma noktasına giren üretim. İşlemeyen dişliler, ekilmeyen tarlalar.

Aşı üretme merkezlerini kapatan, domuz gribine teslim olmuş bir ülke...

Siyasal baskılarla yönlendirilmeye çalışılan hukuk düzeni. Teröristi suçsuz ilan etmek için onun ayağına kadar giden mobil mahkemeler.

Yitirilen güven.

Tarikatların güdümüne sokulmak istenen eğitim.

Bilime değil siyasal otoritelere itaat etmeye koşullandırılan üniversiteler.

Ötekileştirilmeye çalışılan ordu!

Araçlaştırılan demokrasi.

Silinmeye çalışılan harf devrimi, zedelenen dil bayrağımız!

Adım adım paralı hale getirilen eğitim ve sağlık sistemleri.

Soyguna dönen vergiler.

İfade özgürlüğünün önünde engel olarak değerlendirilen Atatürk'ü Koruma Yasası.

Vatan haini ilan edilen vatanseverler; kahraman ilan edilen teröristler.

Oy karşılığında devlet eliyle dağıtılan sadakalar.

Dövülen, hırpalanan, Cumhuriyet törenlerine alınmayan Atatürkçüler!

Atatürk'ün düşüncelerinin değil birilerini zengin eden havai fişeklerin aydınlattığı fason cumhuriyet kutlamaları!

Sessizleştirilen ve etnik-dinsel-mezhepsel hatlar boyunca birbirine düşürülmeye çalışılan bir millet...

Başkalarının sözünden çıkmayan bir dış politika "ekolü". Akılla, bilimle değil "one minute show"larla yönetilen bir diplomasi.

Tektipleştirilen, eleştirme gücünü yitirmesi istenen medya.

* * *

Peki neyi kutladık biz?

29 Ekim 2009'da, bu koşullar altında...

Cumhuriyeti mi?...

* * *

Türkiye'nin, cumhuriyetin temel mantığından uzaklaştıkça hırpalandığı, güçsüzleştiği, toplumu bir arada tutan ortak paydasını yitirdiği görülüyor.

Dolayısıyla, tarihsel deneyim, ülkece yaşadığımız tüm sorunların çözümünün bir kez daha "cumhuriyette" olduğunu ispat ediyor.

Bu ülkenin sorunlarının çözümünün Atatürk'ü rehber almaktan geçtiği gün geçtikçe daha da ortaya çıkıyor.

Bu nedenle biz, 29 Ekim'de "cumhuriyeti" kutlarken aslında "çözümü" kutladık değerli okurlarım.

Biriken sorunları gördük. Çözümün bir kez daha cumhuriyette; Atatürk'te olduğunu kavradık.

Cumhuriyeti kutlarken aslında çözümü kutladık...

...Çözümü!...

(Haber Ekspres, 3 Kasım 2009)

29 Ekim 2009

AŞI ÜRETİM ENSTİTÜSÜ - ZAFER YAPICI


Yıl 1982...

Tavuk Hastalıkları Araştırma ve Aşı Üretim Enstitüsü, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı olarak Manisa'da kuruldu.

Enstitü, dokuz veteriner hekim, üç teknik hizmet, on dokuz sağlık hizmet (laborant), on iki genel idare, üç yardımcı hizmet elemanı ve yirmi işçi olmak üzere toplam altmış altı personel ile hizmet vermeye başladı.

Dünyadaki on aşı üretim merkezinden biri olan Manisa Tavuk Hastalıkları Araştırma ve Aşı Üretim Enstitüsü'nün

·Tavukçuluk sektörünün en önemli ihtiyaçlarından biri olan aşı ve hastalık kitlerinin üretilmesi, kalitesinin yükseltilerek standardizanyonunun sağlanması,

·Hayvan sağlığının korunması,

·Tavukçuluğun gelişmesini garanti altına alacak sağlık tedbirlerinin alınması,

·Yeni ve bilinmeyen hastalıklar üzerinde araştırmaların yapılması,

·Yurt genelinde bulunan bütün illerin aşı ve biyolojik madde ihtiyaçlarının karşılanması gibi görevleri vardı.

28.09.1983 tarih ve 358 sayılı Sağlık Müşavere Kurulu Kararı gereğince Newcastle LaSota ve HB1 canlı liyofilize aşılarının ilk üretimlerine izin verildi.

İlk aşı üretimi ise 1986 yılının ikinci yarısında Canlı Aşı Üretim Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. Aynı yıllarda Doku Kültürü Laboratuvarı bölümü de faaliyetine başladı.

Kuş gribine karşı ilk ve tek aşımız burada geliştirildi.

Enstitüde Newcastle HBI, Newcastle Lasota, Newcastle İnaktif, IBV HI20, IBDV D78, Marek THV, Marek SBI Bivalan, Marel Liyofilize olmak üzere 10 çeşit kanatlı aşısı ile birlikte mycoplasma, IBV HA-HI (M-41), IBV AGP, ND HA-HI, EDS76 HA-HI, AE EST, ILT AGP, Adeno-Celo AGP, IBDV AGP, Reovirus AGP, Marek AGP gibi antijenler ve antiserumlar üretildi. (Bu konuda ayrıntılı verilere adresinden ulaşabilirsiniz.)

* * *

Yıl 2004.

Ortadoğu ve Balkanların en büyük ve dünyanın on aşı merkezinden biri olan Manisa Aşı Üretim Enstitüsü zarar ettiği gerekçesiyle AKP Hükümeti tarafından kapatıldı...

* * *

Değerli okurlarım, ilk domuz gribi Meksika'da Nisan 2009 da görüldü ve kısa zamanda dünyaya yayıldı.

Ve şimdi Türkiye'de...

Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, pandemik H1N1 gripli hasta sayısının 20 Ekim tarihinde 582, 21 Ekim tarihinde 669 ve 24 Ekim 2009 tarihinde ise 958 olduğu belirtiliyor.

Sadece 20-24 Ekim tarihleri arasında 376 kişinin N1H1 gribine yakalanması karşısında AKP Hükümeti'ne ve onun Sağlık Bakanı'na şu soruları sorma hakkımız doğmaz mı?
Neden 2004 yılında dünyanın on aşı üretim merkezinden biri olan Manisa Aşı Üretim Enstitüsü'nü kapattınız? Eğer kapatmasaydınız, bu enstitüde gerçekleştirilecek araştırmalar neticesinde şimdi yerli domuz gribi aşısını kullanıyor olmayacak mıydık?...

Doz birim fiyatı 5.2 euro olan 43 milyon doz domuz grip aşısını ithal etmek için kullanılacak 500 milyon lira böylelikle ülkemizde kalmayacak mıydı?...

Bu parayla kaç tane aşı üretim enstitüsü kurulurdu?...

Enstitüyü kapatma gerekçeniz, kurumun zarar etmesiydi. Sizin için kar-zarar verileri mı önemli yoksa Türk milletinin sağlığı mı?...

Eğer Türk milletinin sağlığı önemli ise hatanızdan dönmeyi; yerli aşı üretim enstitüsünü yeniden açmayı ve bilim insanlarına destek vermeyi düşünmüyor musunuz?...

* * *

Siz bu gibi kurumları kapatsanız da Türk bilim insanları çalışmalarına insan sevgisiyle devam ediyorlar.

İşte size yeni bir örnek... Uzun zamandır dünya ülkelerini kasıp kavuran ve binlerce bilim insanının üzerinde çalışma yaptığı domuz gribi (H1N1, H3N2) ve kuş gribi (H5N1, H9N2) virüslerini parçalayarak yok edebilen etken maddeyi, Türk bilim adamları buldu.

Dünyanın tek bitki özü üretebilen laboratuvarlarına sahip olan bilim adamı Faruk Durukan, etken maddeyi Balıkesir Üniversitesi ile ortak çalışma yaparak hazırladıktan sonra dünya çapındaki bilim çevreleri ile paylaştı.

* * *

Değerli okurlarım, Mustafa Kemal'in 1937 yılında söylemiş olduğu altın değerindeki şu sözleri tekrar etmeden geçemeyeceğim:

"Her ulus çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet halinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir."

* * *

AKP Hükümeti'nin ve Sağlık Bakanı'nın "en birinci ödevi" de bu değil midir?

(Haber Ekspres, 28 Ekim 2009)

21 Ekim 2009

ELLİ SEKİZ YIL SONRA... - ZAFER YAPICI

Atatürk'ü Koruma Yasası 31/07/1951 tarih ve 7872 yayım sayısı ile 5816 numaralı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmişti.

Aradan 58 yıl geçti...

...Ve bugün; hem de Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn tarafından "ifade özgürlüğünün önündeki engel" olarak tanımlanan Atatürk'ü Koruma Yasası'nın kaldırılması gündeme taşındı...

Daha doğrusu AB eliyle Türkiye'yi Türkiye yapan değerlere bir darbe daha vurulmak istendi.

* * *

İşte kaldırılması gündeme gelen yasanın hükümleri:

Madde 1- Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.

Madde 2- Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasıyla işlenirse hüküm olunacak ceza yarı nispetinde arttırılır.

Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli arttırılır.

Madde 3- Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır.

Madde 4- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 5- Bu kanunu Adalet Bakanı yürütür. (Yasada böyle der ama Bay Rehn'e ne Adalet Bakanı'ndan ne de AKP Hükümeti'nden bir yanıt gelmez!)

* * *

Geçtiğimiz günlerde bu sayfalarda yazmıştık.

Mustafa Kemal Atatürk, 1918 yılında Osmanlı'nın çöküş nedenleri üzerine fikirlerini ileri sürerken "...Milletin idaresini elimize aldığımız zaman, yetki ve sorumluluğumuza verilen yüksek seviyeli devlet işlerini yabancılarla çözümlemeyi kural (gelenek) kabul ediyor ve bu tutumumuzla bir çocuk gibi aldanıyoruz" demişti.

Değerli okurlarım AKP, küresel güç odaklarının verdiği ev ödevlerini itirazsız yerine getirerek uyanıklık mı yapıyor yoksa bir çocuk gibi aldanıyor mu?

* * *

Elli sekiz yılda kaç hükümet geldi geçti.

Hiçbir hükümet döneminde ne içeride ne dışarıda bu yasa hakkında en ufak bir tartışma bile söz konusu olmadı da neden AKP döneminde bu tartışmalar gündeme taşınıyor?

...Esas önemlisi, hedefin hep Atatürk olması, Atatürk'ün düşünsel mirasının küresel çağda devam eden anahtar konumunu tartışmasız bir biçimde ortaya koymuyor mu?

15 Ekim 2009

ERMENİ SORUNU VE PROTOKOL - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, 10 Ekim günü Türkiye ile Ermenistan arasında uzun süreden beri müzakere edildiği söylenen protokol 'nihayet' imzalandı.

'Nihayet' sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Çünkü Ermenistan tarafının itirazları üzerine protokolün imza töreni bir süreliğine iptal edildi. Ancak üç saatlik beklenmedik bir gecikme sonrasında protokol imzalanabildi.

Peki Ermenistan tarafı, imza töreninin hemen öncesinde hangi konuya itiraz etti?

Türkiye'nin Ermeni sınırının açılması ile Karabağ sorununun çözümü arasında bir ilişki olduğunu imza töreni sırasında sözlü olarak beyan etme talebine...

Sorun nasıl çözüldü? Türkiye'nin bu ilişkiye dair sözlü beyanatı iptal etmesiyle.

Ermenistan, temel kaygısından böylelikle kurtuldu.

İyi de Türkiye bu süreçte ne kazandı?

Kısaca hiçbir şey...

* * *

Değerli okurlarım, Ermenistan'ın kazancı protokolün imzalanması sırasında yapmış olduğu manevra aracılığıyla elde ettikleriyle sınırlı değil.

Protokolün maddeleri de Ermenistan'ın çıkarına birçok hüküm içeriyor. Örneğin, parlamentolardan onay alınma şartıyla, Türkiye-Ermenistan sınırının, iki ay içinde açılması bekleniyor.

Sınırların açılması kimin işine geliyor? Ermenistan'ın.

Çünkü Ermenistan'ın dünyaya açılması Türkiye ile olan sınırının açılmasına bağlı.

Türkiye için ise Ermenistan sınırının ekonomik önemi oldukça az...

* * *

Hemen şu soru aklımıza geliyor. Türkiye Ermenistan sınırını niçin ve hangi gerekçelerle kapatmıştı? Şimdi niçin ve hangi gerekçeyle açıyor?

Bu nedenleri ve niçinleri sorgulamadan ne yapmak istenildiğini anlayamayız...

* * *

Protokole göre Türkiye ile Ermenistan arasında bir tarih komisyonunun Ermeni soykırım iddialarını araştırmak üzere göreve başlayacak olması da son tahlilde Türkiye adına bir kazanç değil.

Çünkü söz konusu ortak komisyonun nihai bir metinde uzlaşması mümkün değil!

Diasporadan destek alma yolunu soykırım iddialarını seslendirmekte bulan Ermeni hükümetinin atadığı temsilcilerden "soykırım olmamıştır" sözünü duymak (kesin kanıtlar bulunması durumunda bile) imkansız...

Dolayısıyla Türkiye, protokol parlamentodan geçerse, Ermenistan için yaşamsal önemde olan sınırını açmış olacak.

Buna karşılık olarak ne Ermenistan'ın soykırım iddialarından vazgeçmesi gerçekleşecek.

Ne de Karabağ sorununun çözümü konusunda Ermeni hükümeti uluslararası düzlemde bir yükümlülük altına girecek.

* * *

Bilindiği gibi uluslararası hukukta anlaşma, devletler arasında gerçekleşen bir irade uyuşmasıdır.

Bir savaşın kazananı ve kaybedeni, bir hibenin vereni ve alanı gibi eşitsiz ilişkiler bir kenara bırakılırsa anlaşmalarda devletler arasında çıkarların karşılıklılık esasına göre dengelenmesi söz konusudur.

Türkiye için sorun, Türkiye'nin hiçbir karşılık alamadan tek taraflı ödünler verdiği bu anlaşma metni üzerinde AKP hükümetinin iradesinin, Ermenistan hükümetiyle nasıl uyuşabildiğidir...

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen bu konuda şu tespitte bulunuyor: "Görülüyor ki bu anlaşma, dış baskılarla hazırlanmış tek taraflı bir metindir. Ermeni tezleri protokolde yer alırken Türk tezleri yazılı metinlere geçmemiştir..."

Şayet Sayın Öymen'in tespitleri olanı yansıtıyorsa; söz konusu anlaşmanın hangi güçlerce ne tip baskılarla hazırlandığının ortaya çıkarılması Ermeni sorununa gerçek bir çözüm bulma konusunda işlevsel bir başlangıç olmaz mı?...

(Haber Ekspres, 15 Ekim 2009)

14 Ekim 2009

GENÇLİK VE SİYASET - ZAFER YAPICI

"Gençlik ve siyaset" konusundaki her tartışma, gençliğin siyasetin neresinde konumlandığı sorusunda düğümleniyor.

Gençliğin siyasetin neresinde konumlandığı sorusunun cevabı ise, siyasetin hangi anlayışa dayanarak inşa edilmekte olduğuna bağlı...

Ne yazık ki, genel olarak Türkiye'de siyaset, bizzat gençler tarafından gençlik odaklı olarak değil, genç olmayanlar / gençlik imajı çizmeye çalışanlar / gençliği sadece bir vitrin çalışmasından ibaret görenler tarafından gençliği dışlayarak inşa ediliyor.

Siyaseti kendi tekellerinde gören "profesyonel siyasetçiler" ülkemizde hala siyaset zemininde önemli bir yer tutmayı sürdürüyorlar. Bu siyasetçilerin "genç görünümlü" olanları bile, siyasetle ilgili tüm süreçlerde gençleri ya dışlıyorlar ya da kaba bir tabirle "kullanma" yoluna giriyorlar.

Kısaca gençliği "siyasetten uzak durma" ile "çanta taşıyıcılığı/amigoluk" arasında bir tercih yapmaya zorluyorlar...

Siyaseti basitçe kendi "işleri" olarak görüyor, "işlerine" müdahaleye karşı cephe almakta birleşiyorlar. Dahası siyasetin hangi kurallara göre işleyeceğini, siyasi görev dağılımlarının ne şekilde yapılacağını belirleme yetkisini kendilerinde görüyorlar.
HHH
İstisnalar elbette var. Ancak siyasi partilerde gençler, çoğunlukla bir yardımcı güç olarak tanımlanıp, ikincil işlerle görevlendiriliyorlar. Özellikle sağ siyasette gençlik, üst otoritelere itaat etmesi gereken yapılar olarak yorumlanıyor.

Doğaldır ki bu durum, siyasetçiler tarafından inşa edilen siyasi çıkar tasarımlarının içeriğine de yansıyor. Gençlik siyasette yeterince temsil hakkına kavuşmadıkça, gençliğin çıkarlarının siyaset sürecine eklenmesi olanaksızlaşıyor.

Böylelikle gençlik, siyaseti bir çözüm sahası olarak görmüyor, göremiyor.

Bu durumda siyaset kurumuna karşı daha da ilgisizleşiyor.

Gençliğin siyaseti bir çözüm sahası olarak görmemesi ve siyaset kurumuna karşı ilgisizliği "profesyonel siyasetçilerin" işine geliyor. Çünkü söz konusu ilgisizlik, siyasetin "profesyonel siyasetçilerin" etki sahasına daha fazla terk edilmesi anlamına geliyor.

Bir kısır döngüdür gidiyor anlayacağınız. Bu kısır döngünün kaybedeni hep gençler oluyor.

Peki, gençlik, siyaset bağlamındaki bu kısır döngüyü nasıl kırabilir?
Kuşkusuz siyasete küserek değil.

Aksine siyaset alanını sahiplenerek... Kararlı olarak...

Fikir ve proje üretme yoluyla siyasetin merkezinde daha fazla yer edinmek için çaba göstererek...

(Haber Ekspres, 13 Ekim 2009)

06 Ekim 2009

BİR ÇOCUK GİBİ ALDANMAYA DEVAM MI EDECEĞİZ? - ZAFER YAPICI

Yönetmek ile yönetilmek arasındaki farkı bilmeyeniniz herhalde yoktur...

Yine de bu kavramların sözcük anlamlarını aktararak yazımıza başlayalım.

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü'ne göre, bir kurum veya kuruluşun yasalara, kurallara ve belli şartlara uygun biçimde işlemesini sağlamak, idare etmektir yönetmek.

Yönetilmek işe kısaca idare edilmektir.

Yönetmek, yön vermektir. Yönlendirmektir.

Yönetilmek ise yönlendirilmek!

***

Değerli okurlarım, AKP iktidarında Türk dış politikasını uygulayan kişiler "yöneten" oldukları iddiasını sürekli tekrarlıyorlar.

Dış politikada kendi inisiyatiflerinin olduğu ve kendi stratejilerini yürüttükleri konusunda bir imaj yaratma gayreti içindeler.

Oysa durum hiç de öyle değil.

Görülüyor ki AKP'nin dış politikası, AKP tarafından hazırlan(a)mıyor!

AKP, sadece Türkiye'ye dayatılan dış politik rolü itirazsız sahipleniyor.

Yani dış politika düzleminde AKP yönetmiyor, yönetiliyor...

***

Size bir örnek.

Geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbantyan New York Astoria Oteli'nde bir araya geldi. Clinton, her iki Dışişleri Bakanı'na, "Ülkenizdeki muhalefete aldırmadan bu anlaşmada son noktaya gelin.
Normalleşme süreci hiçbir önkoşul olmadan mantıklı bir takvim çerçevesinde gerçekleşmeli" dedi.

Clinton ayrıca iki ülke arasındaki sınırın açılması için sabırsızlandıklarını ve Sarkisyan'ın Bursa'da oynanacak milli maça da mutlaka gitmesini söyledi.

Sonuçta ne mi oldu?

Türkiye ile Ermenistan arasında "diplomatik ilişkilerin tesisi ve ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin protokol 10 Ekim 2009 tarihinde İsviçre'de Ahmet Davutoğlu ve Edward Nalbantyan tarafından imzalanacak...

***

İşte değerli okurlarım, açılımların hangi güç odakları tarafından belirlendiğini ve nasıl saçıldığını görüyor ve izliyorsunuz.

Muhalefetin dikkate alınmaması gerektiğini söyleyen Clinton, çağdaş demokrasiyi uygulama iddiasıyla övünen ABD'nin Dışişleri Bakanı...

Bu öneriye boyun eğen de demokrasiyi dilinden düşürmeyen AKP Hükümeti'nin Dışişleri Bakanı...

***

ABD Dışişleri Bakanı Clinton'ın, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'na yönelttiği "Muhalefeti dikkate almayın" önerisine CHP Genel Başkan Yardımcısı Bihlun Tamaylıgil şu sözlerle tepkisini dile getirdi: "CHP yöneticisi olarak diyorum ki, ABD Dışişleri Bakanı yönlendirmeler yaparak sözünü AKP'ye dinletebilir ama, CHP'ye oy vermiş ve oy verecek milyonların ABD Bakanı Clinton'un siyasi yönlendirmesine ihtiyacı yoktur."

"Ayrıca, CHP'yi yok saymak veya yok saydırmaya çalışmak, partimize oy vermiş ve vermeye devam edecek milyonların özgür iradesine de büyük saygısızlıktır. CHP'nin sahibi olan halkımızı, bize oy vermiş milyonları ve TBMM'deki muhalefeti yok saymak Amerikalı sayın bakanın haddine de düşmez. Hatırlatmak isteriz ki, ABD Dışişleri Bakanı Clinton'ın yok sayın, aldırmayın dediği muhalefet, 1 Mart 2003'te Türkiye Cumhuriyeti'nin muz cumhuriyeti, TBMM'nin de muz cumhuriyeti meclisi olmadığını göstermiştir."

"Şimdi Türkiye ve dünya kamuoyunun merak ettiği konu şudur; Başbakan, Azerbaycan Meclisi'nde söylediği sözlerinin mi arkasında duracaktır? Yoksa ABD Dışişleri Bakanı Clinton'ın sözünü mü dinleyecektir. Sayın Başbakan'ı Türkiye'den ve Azerbaycan'dan gelen seslere kulak vermeye ve sorunların çözümüne ABD'nin değil, Türkiye'nin, Azerbaycan halkının gözlüğüyle bakmaya davet ediyorum."

***

Değerli okurlarım, AKP'nin dış politikası ve CHP'nin bu politikaya eleştirileri bana Mustafa Kemal Atatürk'ün 1918 yılında söylemiş olduğu şu sözleri hatırlattı.

"Bir devlet adamı, kendi insani hislerine tabi olarak devlet meselelerini halledemez, o yetkiye sahip değildir. Memleket kimsenin malı, mülkü değildir. Yalnız, biz Türkler memleket ve milletin idaresini elimize aldığımız zaman, yetki ve sorumluluğumuza verilen yüksek seviyeli devlet işlerini yabancılarla çözümlemeyi kural (gelenek) kabul ediyor ve bu tutumumuzla bir çocuk gibi aldanıyoruz." Mustafa Kemal (1918)

***

Bugün de bir çocuk gibi aldanmaya devam mı edeceğiz?...

...Yoksa Mustafa Kemal'in izinden giderek aldanmamanın yolunu bulacak mıyız?...

Yönetilecek miyiz, yönetecek miyiz?...

(Haber Ekspres, 6 Ekim 2009)

29 Eylül 2009

AÇILIMLAR SAÇILIMLAR - ZAFER YAPICI

Önce Avrupa Birliği'ne gireceğiz dendi. Kıbrıs Açılımı gündeme geldi.

Sonra ABD ile ilişkiler önemsendi. Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığına özenildi.

Kürt Açılımı dendi.

Tutmadı.

Demokratik Açılım dendi.

Olmadı.

Sonra ironik bir isim bulundu. Milli Birlik Açılımı'nda karar kılındı.

Ara ara da, AB ve ABD ile ilişkilerde kullanılmak üzere Ermeni Açılımı gündeme getiriliyor...

Patrikhane Açılımı zaman zaman ısıtılıyor.

Belki bir gün nurtopu gibi bir Pontus Açılımımız olur.

Anzak askerlerinin Çanakkale Savaşı'ndaki kayıpları için de özür dileyip Anzak Açılımı'nı gerçekleştirirler belki de bir gün!...


* * *

Açılım da açılım...

Bir açılım furyasıdır gidiyor anlayacağınız.

* * *

Türkiye'de açılım sözcüğü, AKP uygulamaları ile artık yeni bir yan anlam kazandı.

AKP açılım dedikçe biliyoruz ki, bir yerde bir saçılım olacak...

Ya Kıbrıs'ta bir Türk bölgesi müzakere konusu edilecek. Ya bizi biz yapan Türk dili.

Ya tarihimiz. Ya eğitim birliği yasamız.

Milli kimliğimiz, demokrasimiz, cumhuriyetimiz...

... Bir gün siz, bir gün biz...

... Belki bir gün hepimiz; tüm değerlerimiz...

(Haber Ekpsres, 29 Eylül 2009)

HÜKÜMETİN MEMUR AÇILIMI! - ZAFER YAPICI

İki buçuk artı iki buçuk...

Ne mi?

Benzinden elektriğe, etten yumurtaya her ürüne büyük zamlar gelirken AKP hükümetinin 2010 yılı için memura reva gördüğü zam oranı.

Memurlarımız, bayrama hükümetin ilan ettiği zammı öğrenerek girdiler.

Bugün bayramın son günü...

Doğrusu bu ya, bayramı, bayram yapamadan geçirdiler...

* * *
Sadece bu komik zam oranı mıydı bayram öncesi hükümet tarafından açıklanan?

Maliye Bakanlığı, devlet memurları ve bakmakla yükümlü olunan aile fertlerinin tedavileri halinde alınacak katılım paylarını yeniden belirledi.

Örneğin, daha önce sağlık ocakları ve aile hekimlerinin muayenesinde alınmayan katılım payı artık 2 lira olarak vatandaştan tahsil edilmeye başlanacak.

Devlet ve üniversite hastanelerinde hastalar 8 lira tedavi katılım ücreti ödeyecek.

Danıştay'ın iptal ettiği 10 lira olan özel hastanede muayene katılım payı ise 15 liraya çıkarıldı.

İlaç yazdıran hasta, 3 lira katılım payı ödeyecek...

Yani hükümet memura yüzde 2,5 zam verdi. Aynı gün memurun tedavi katılım payına yüzde 100 zam yaptı.

Yüzde 2,5 verdi. Yüzde 100 aldı...

Zaten ilaç yazımı, hastalık teşhis ve tedavi süreçlerinde çeşitli adlar altında alınan paylar bütçelerimizde büyük bir yük oluşturuyordu...

* * *
Kısacası, iktidar, hasta yurttaşın üzerinden bile para kazanma yoluna giriyor.

Krizin faturası memurlara, emeklilere ve işçilere ödettiriliyor.

Her geçen gün daha umarsızca...

Aslında neoliberalizmin gereği tam da bu.

O yüzden AKP, neoliberalizmin çıkarına kimi konularda büyük açılımlar (!) yapmakta kararlılık gösterirken yüzde iki buçuk maaş zammında, yüzde 100 katılım zammında diretiyor.

Yok yok... AKP hükümeti belki de yüzde iki buçuk maaş zammıyla, yüzde 100 katılım zammıyla bir açılım da IMF'ye yapıyor.

Yoksulun, işsizin, kimsesizin, memurun, emeklinin, emekçinin; yani halkın yanında yer almıyor, alamıyor...

* * *

İşte size hükümetin memur açılımı...


(Haber Ekspres, 22 Eylül 2009)

17 Eylül 2009

DEMOKRASİ, CUMHURİYET VE HUKUK - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin 86. kuruluş yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde "Yargı Bağımsızlığı ve Demokrasi" paneli düzenlendi. Bu panele Danıştay Eski Başkanı Nuri Alan, Yükseköğretim Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Eski Yargıcı Rıza Türmen ve İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın konuşmacı olarak katıldı.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal panelin açış konuşmasında, "Demokrasiyle Cumhuriyet arasındaki bağlantının anahtarı hukuktur. Hukuka saygı göstermeyen demokrasi, demokrasi olarak kalamaz. Cumhuriyet'in özü de hukuktur, demokrasinin özü de hukuktur" sözleriyle demokrasi-cumhuriyet-hukuk ilişkisi konusunda CHP'nin tarihsel duruşunu bir kez daha ortaya koydu.

Demokrasi-cumhuriyet-hukuk ilişkisi, üzerinde önemle durulması gereken bir konu. Dilerseniz Baykal'ın sözleriyle bu ilişkiyi işlemeye devam edelim.

Şöyle diyor Baykal: "Cumhuriyet demokrasinin altyapısıdır. Cumhuriyeti ortadan kaldırırsanız demokrasiyi yaşatamazsınız. İçi boşalmışa döner. Demokrasi, cumhuriyet temelinde yükselir. Cumhuriyet demokrasiyi besler. Cumhuriyeti azaltarak demokrasiyi çoğaltamazsınız. Cumhuriyetle demokrasi arasında çelişki yoktur... Cumhuriyeti biraz daraltalım demokrasi gelişir. Sakın ha... Türkiye bunları hep yaşayarak gördü. Biz bu geleneğin içindeyiz. Şimdi önümüzde çok büyük görevler var. Türkiye'de cumhuriyet ve demokrasinin kardeşliğini, beraberliğini, barışını, birbirini olumlu etkileyen yönlerini ortaya koymak, cumhuriyetle demokrasiyi barıştırmak, kaynaştırmak önümüzdeki en temel görevlerden birisi olarak ortaya çıkıyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bu görevin farkındayız. Bu görevin gereğini hep birlikte yapacağız. Cumhuriyeti de, demokrasiyi de aynı zamanda sahipleneceğiz. Cumhuriyet düşmanlarına, demokrasi adına düşmanlık yapanlara bunun kabul edilemez olduğunu biz öğreteceğiz. Cumhuriyet de Türkiye'de yaşayacak, demokrasi de. Demokrasiyi cumhuriyet besleyecek, cumhuriyet temelinde daha ileri, daha ileri hep beraber gideceğiz. Demokrasinin de hukuksuz bir demokrasi olamayacağını, demokrasinin temelinin hukuk olduğunu ve çifte standardın geçerli olamayacağını, hukuk saygısıyla demokrasinin el ele birlikte yürüyeceğini hep beraber göreceğiz, göstereceğiz".

* * *

Baykal'ın demokrasi-cumhuriyet-hukuk ilişkisi konusundaki kavrayışı ne yazık ki ülkemizi yöneten siyasal iktidar tarafından paylaşılmıyor.

AKP'nin demokrasiyi sadece oy almaktan ibaret gördüğü düşüncesi halk arasında yaygınlık kazanıyor.

Bu düşünce birçok olguyla doğrulanıyor...

Başbakan, meclis çoğunluğunu elde ettikten sonra, milli iradenin tek yetkilisinin kendisi olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor.

Medyaya akıl almaz baskılar uygulamaktan çekinmiyor.

Anayasa Mahkemesi'ne, Hakimler, Savcılar Yüksek Kurulu'na kimlerin üye olacaklarını saptamada diretiyor.

Hatta anayasayı değiştirme gibi tüm toplumu ilgilendiren konularda, tek söz sahibi kendi siyasi ekolüymüş gibi davranıyor.

İç ve dış politikada, muhalefetin haklı itirazlarının hiçbirini dikkate almıyor.

Zaman zaman "göstermelik" geri adımlar atmakla birlikte, tüm kritik süreçlerde "milli irade benim, ben karar veririm" noktasına taşınıyor.

* * *

Değerli okurlarım, devlet yapımızın temel anayasal kuralı olan "yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı ve ayrılığı" ilkesi, AKP iktidarı döneminde çok ciddi bir çözülme süreci yaşadı.

Özellikle, yürütmenin yargıyı siyasi denetimi altına alma çabaları, hükümetin başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargı organlarıyla sürekli kavgalı hale gelmesi, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvencesini yer yer çiğnemesi, "hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü" ilkesine yönelik bir tehdide dönüştü.

İktidarın yargıyı denetim altına alma çabaları, aynı zamanda demokrasinin kurumsallaşmasının önündeki en önemli sorun...

Bu nedenle gerçek "demokratik açılımın", hukuku siyasal iktidarların baskısından kurtarmakla sağlanacağını söylüyoruz.

...Gerçek "demokratik açılımın", hukukun üstünlüğü ilkesini merkeze alarak demokrasiyi cumhuriyet temelinde yükseltmekle gerçekleşeceğini söylüyoruz...

* * *
Türkiye'de çok partili hayata geçişten günümüze, cumhuriyeti azaltarak yahut hukuku zedeleyerek kurulmuş tek bir "demokrasi" örneğiyle karşılaştınız mı?!

...Peki ya dünyada?...

(Haber Ekspres, 15 Eylül 2009)

09 Eylül 2009

AÇILIM AÇILIM DERKEN... - ZAFER YAPICI

Her devlet yönetimi, diplomasi aracılığıyla elindeki güç ve imkanlarını uluslararası düzlemde kazanca dönüştürmeyi hedefler.

Stratejiler oluşturur. Bazen adımlar atar. Açılımlar gerçekleştirir.

Başka devletleri -zorlamayla ya da gönüllü olarak- kendi isteği doğrultusunda eylemler yapmaya yöneltmeyi amaçlar.

Bu noktada önemli olan, bir devlet yönetiminin uluslararası düzlemde attığı adımların, o devletin kendi iradesine dayandığı konusunda bir algının hedef devlette oluşturulmasıdır.

İşin bam teli budur.

Bir örnekle izah edelim. A devleti, B devletinin beklentisini karşılayacak bir adım atmış olsun. A devleti de buna karşılık olarak B devletinden bir beklentisini karşılayacak başka bir adım atmasını talep etsin.

Bu durumda B devleti, A devletinin attığı adımın, A devletinin zayıflığı nedeniyle gerçekleştiğini ya da örneğin C devletinin zorlamasıyla oluştuğunu düşünüyorsa, A devletine karşı olumlu bir eylem içinde bulunmaz.

A devletinin taleplerini dikkate almaz.

Çünkü önemli olanın, A devletini adım atmaya zorlayan C devletinin iradesi olduğunu kavrar.

Bu nedenle B devletinin muhatabı artık C devleti olur. Taviz verilecekse C devletine verilir, A devletine değil!

* * *

Türkiye hükümetinin Ermenistan konusundaki son açılımı (!) da yukarıda aktardığım modele birebir uyuyor.

Türkiye "açılım" söylemiyle Ermenistan ile ilişkileri düzeltme yönünde adımlar atıyor. Ancak bu adımlar Ermenistan devlet yönetimi ve halkı tarafından (Ermeni diasporasının büyük yönlendirmesinin de etkisiyle) ABD'nin ya da AB'nin zorlamasıyla Türkiye'nin atmak zorunda kaldığı adımlar olarak algılanıyor.

Ermenistan medyasında, (Ermeni diasporasının yönlendirmesiyle) ABD ve AB baskısı artarsa, Türkiye'nin daha büyük açılımlar yapabileceği görüşü seslendiriliyor.

Ermenistan'da Türkiye'nin diplomatik stratejilerini bağımsız olarak oluşturamadığı düşüncesi yaygınlık kazanıyor.

Görülüyor ki Türkiye gücünü, (sadece askeri gücünü değil, ikna ve çekim gücü anlamına gelen yumuşak gücünü de) hedefe ulaşmak için yeterince kullanamıyor.

Böyle bir durumda Türkiye'nin inandırıcılığı zedeleniyor. Olumlu bir karşılık bulma şansı azalıyor...

Türkiye, diplomatik özgüvenini ne yazık ki adım adım yitiriyor...

Açılım açılım derken ülkemiz, diplomatik anlamda sözü geçmez bir ülke konumuna sürükleniyor...

* * *

"Açılımın" hedefi komşularımızla sorunlu ilişkileri düzeltip, uluslararası alanda daha fazla söz sahibi bir ülke haline gelmek olarak sunulmuştu yanlış hatırlamıyorsam.

...İyi de biz, bizzat sözkonusu açılım nedeniyle, diplomatik anlamda daha da içimize kapanmış olmuyor muyuz?...

Dost Azerbaycan'ı kaybediyoruz...

Üstelik bir de dolaylı olarak Ermeni diasporasıyla Ermenistan Ermenilerini birbirine yaklaştırarak diasporanın tarih tezine Ermeni halkının desteğini ekliyoruz.

(Haber Ekspres, 8 Eylül 2009)

03 Eylül 2009

MİLLİ (!) EĞİTİM, TARİH VE DİL... - ZAFER YAPICI

Henüz 1921 yılı... Kurtuluş mücadelesini veren bir ülke...

Bakınız, ülkemizi dört koldan saran emperyalist güçlere karşı kurtuluş mücadelesinin en yoğun yaşandığı zamanlarda Mustafa Kemal neler söylüyor:

"Bir milli eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden ve fıtri niteliklerimizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli ve tarihi seciyemize uygun bir kültür kastediyorum".

Değerli okurlarım, Atatürk, gerçek kurtuluşun sadece cephelerde kazanılan zaferlerle elde edilemeyeceğini, ulusal kültür geliştirilmeden bağımsızlığın anlamsız kalacağını, ulusal kültürün ise laiklik ilkesiyle biçimlenmiş ulusal bir eğitim programıyla sağlanabileceğini henüz cephedeyken kavrar. Bu nedenle "kurtuluşu", milli eğitim sistemini merkeze alan "kuruluş" ile taçlandırır...

Atatürk milli kültür için milli eğitimin önemini teslim etmekle kalmaz. Milli eğitimin temel yapı taşları olarak da Türk tarihi ve Türk dilini görür. Tarih yazımının milli kültür için anahtar önemini kavrar. Dilin, bir toplumun ulusal benliğini biçimlendirdiğini, düşünce ve duygu yaşamına yön verdiğini anlatır. Atatürk 1934 yılında bu görüşleri bakınız nasıl izah ediyor:

"Kültür işlerimiz üzerine ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da, Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim".

Atatürk bunun için, 1931 yılında Türk Tarih Kurumu'nu kurar. Tarih yazmanın, tarih yapmak kadar önemli olduğunu vurgular. Eğer tarih yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçeğin insanlığı şaşırtacak bir hal alacağını söyler...

...Atatürk bunun için, 3 Mart 1924'te öğretim ve eğitim birliğini sağlayarak milli kültür birliğini hedefleyen Tevhid-i Tedrisat'ı gerçekleştirir...

1928'de Harf Devrimi'ni şu yaklaşımıyla yönetir: "Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle pek çabuk, mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığımızın asarına yakın zamanda bütün kainat şahit olacaktır. Ben buna kat'iyyen eminim; siz de emin olunuz".

1932 yılında adı daha sonra Türk Dil Kurumu olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni, yani dil devriminin örgütünü kurar...

* * *

Değerli okurlarım, Mustafa Kemal Atatürk'ün anlayışının eğitim sistemimizden kazınmaya çalışıldığına her yeni gün yeni örneklerle şahit oluyoruz.

En son örnek Devlet Bakanı Hayati Yazıcı'nın "okullarda Kürtçe eğitim" ile ilgili açıklaması. Yazıcı, geçtiğimiz günlerde eğitim dilini Kürtçe olmasının üniter yapıya engel teşkil etmeyeceğini söyledi.

Yazıcı'nın bu sözlerine en sert tepkiyi, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal İzmir'den verdi.

Deniz Baykal, okullarda Kürtçe eğitim verilmesinin milleti ayrıştıracağını belirterek "AKP iktidarı DTP ve PKK ile işbirliği yaparak, milli eğitim sistemini sabote etmek için en tehlikeli dinamiti, mayını Milli Eğitim'in içine yerleştirme kararı almıştır. Bu tehlikeli ve yanlıştır. Kürt kökenli vatandaşları Türkiye'den koparmaya yönelik uzun erimli planın parçasıdır. Bu yöntemle anaların gözyaşı dinmez. Daha sonra ellerine silah alıp yeni isteklerle gelecekler. Seçmeli dersten sonra zorunlu derse, ardından matematik, kimya gibi derslerin de ana dilinde olmasını isteyecekler. O zaman çocuklar hangi ortak noktada, dilde buluşacağız" dedi.

Baykal şöyle devam etti: "Bugün Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı'nın açıklaması var. Baklayı onun ağzıyla çıkarmaya başlıyorlar. Neymiş, okullarda Kürtçe eğitim başlayacakmış. Geçenlerde bir yazar, 'bizi terör bölemez, bizi bölerse dil böler' diyor. Hepimiz ortak bir temele sahibiz. Okullarda Türkçe herkese öğretiliyor. Hepimiz Türkçe'yi temel resmi dil olarak kabul ettik. Okullarda çocuklara öğretilecek dili ayrıştırmaya yöneliyorlar. Bu yapılırsa, biz millet anlayışımızı kaybetmeye başlarız. Tek millet artık iki millet olmaya başlar."

* * *

Değerli okurlarım, Baykal, dil konusundaki hassasiyetinde oldukça haklı. Çünkü dil birliği, bizi biz yapan temel değerimiz. "Milli" eğitimin olmazsa olmazı...

Dil insanlar arasındaki anlaşma aracı. İnsanların birbirini anlama aracı...

Onun parçalanması diyalog sürecine en büyük zararı vermez mi?


* * *

Hemen temel sorumuza gelelim. Devlet, milli bütünlüğü sağlamak adına nasıl bir eğitim politikası yürütmeli?

..."Çözümün" birçok ayağı olmalı. Bu ayaklardan "eğitim" nasıl olmalı bir başka deyişle?

Baykal'ın da belirttiği gibi en başarılı okullar, Anadolu, Fen Liseleri, kolejler Güneydoğu Anadolu'ya taşınmalı.

Dahası, milli dilimiz Türkçe'nin öğretilmesine yönelik bir kampanya başlatılmalı.

Milli kültürü (bir etnik grubun kültürünü değil, milli kültürü!) yansıtan bir tarih anlayışı devlet tarafından teşvik edilmeli...

Laiklik, eğitim sisteminin merkezine yeniden taşınmalı.

* * *

Ancak böylelikle etnik-dinsel-mezhepsel gruplar arasında ayrışma noktaları değil, ortak paydalar oluşturulabilir.

...Zamanında Atatürk'ün büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği gibi...


* * *

Değerli okurlarım, görülüyor ki farklı isimlerle paketlenerek sunulan bölünme projelerini değil bu projeyi; Atatürk'ün projesini sahiplenen siyasi gücü; CHP'yi iktidara taşıyarak milli birlik noktasında gerçek bir "açılım" yapmak mümkün...

Sizce de öyle değil mi?

* * *

Not: Mustafa Kemal Atatürk'ün eğitim, tarih ve dil anlayışı konusunda ayrıntılı bir çalışma için bkz. Doç. Dr. Doğan Atılgan (der.), Ankara Üniversitesi'nin 60. Kuruluş Yılı Armağanı - Atatürk ve Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Eğitimi ve Kültürü Konusunda Seçme Yazılar, Ankara, Ankara Üniversitesi Yayınları, 2006.

(Haber Ekspres, 2 Eylül 2009)