27 Ocak 2010

SARI ŞOV - ZAFER YAPICI

Türkiye Değişim Hareketi'nin (TDH) lideri ilk değişimini İzmir'in Bornova ilçesinde yaptı.

Sarıya boyanmış güvercinleri elleriyle uçurup "sarı şovu" yaparak!...

İlk değişimi güvercinleri sarıya boyatarak yapan Mustafa Sarıgül anlaşılan önümüzdeki günlerde siyasetin rengini de sarıya boyamayı hedefliyor...

Tıpkı kendini izlemeye gelen her kişiye sarı aksesuarlar dağıtıp meydanı sarıya çevirdiği gibi...

Görülüyor ki, Sarıgül "önce imaj sonra siyaset" yaklaşımını merkeze alarak yola çıktı.

İmaj tutarsa TDH'yi daha sonra sarı-gül partisine dönüştürecek belki de!...

Belki de tüm örgütünün binalarını sarıya boyatacak...

Böylelikle sarı renkle siyasete yeni açılım kazandıracak(!)...

...AKP'nin içi boş "açılımı" gibi...

* * *

Değerli okurlarım, şimdi gelelim asıl söylemek istediklerimize:

Başbakan olacağım diye meydanlara çıkan Sarıgül nasıl olur da kendi egosunu tatmin etmek için doğal renkli güvercinleri sarı renge boyatarak şov yapmaya kalkar?...

Üstelik bu şova, kendisini izlemeye gelen onca insanı nasıl ortak eder?

* * *

Nasıl her insanın yaşam hakkı varsa her hayvanın olduğu gibi güvercinlerin de doğal bir yaşamda var olma hakları vardır. Onların yaşam hakkını elinden alacak bir girişimde bulunmaya (onların doğal rengini değiştirmeye) hiç kimsenin hakkı yoktur...

Bakınız Ege Hayvan Dostları ve 21 Sivil Toplum Örgütü adına açıklama yapan Sayın Sancar Maruflu bu konuyla ilgili tepkisini nasıl dile getiriyor: "Sarıgül'ün mitinginde güvercinlerin sarıya boyanıp uçurulmasına göz yumulamaz. Boyanan bazı güvercinlerin öldüğüne dair bilgiler bize geliyor. Hayvanlara eziyet edilmiştir.
İzmir Valiliği'ni göreve çağırıyoruz. Ulusal ve uluslararası anlamda bu olayı kınıyoruz. Herhalde mitinglerde kuşların boyanıp uçurulduğu başka bir ülke yok."

İzmir Veterinerler Odası Başkanı Serdar Aktop da, "Kullanılan boyadaki maddelerin güvercinlerde zehirlenmeye, tüy dökmelerine, yanıklara ve yaralar oluşmasına neden olabileceğini belirtti"...

* * *

Bu kısa açıklamalardan sonra Mustafa Sarıgül ve yönetici arkadaşlarına şu soruyu sormamız gerekmez mi?

Güvercinleri sarıya boyayıp onların yaşam haklarını ve özgürlüklerini ihlal edip sarı şov yaparak kendi egonuzu tatmin edeceğinize, neden siz ve yönetici arkadaşlarınız güvercinler yerine kendinizi baştan aşağıya sarı boyayla boyayıp sarı şovu kendinizle bütünleştirmiyorsunuz?...

Eğer bunu yapamıyorsanız size şunu söylemek isterim.

Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi güvercinlere ya da başka canlılara yapmayınız...

* * *

Değerli okurlarım, ülkeyi yönetme iddiasındaki bir kişinin karıncayı dahi incitmeme hassasiyetinde olması gerekirken, bir şov uğruna güvercinlerin yaşam haklarını
tehdit eder bir davranış içine girmesine herhalde göz yumulamaz.

İster insan olsun, ister hayvan; ister doğada yaşayan her türlü canlı varlık...
Yaşam hakkı en kutsal haktır.

Türkiye Değişim Hareketi'nin lideri konumunda olan Mustafa Sarıgül başta olmak üzere partinin tüm yönetici ve sorumluları, yaptıkları bu yanlıştan dolayı başta İzmirliler olmak üzere Tüm Türk Milleti'nden özür dilemelidirler.

...Ve bundan sonraki eylemlerinde de hayvanları siyasete alet etmemelidirler...

(Haber Ekspres, 26 Ocak 2010)

20 Ocak 2010

TEKEL EMEKÇİLERİNDEN DEMOKRASİ DERSİ... - ZAFER YAPICI

Fazla söze gerek yok. İşin özü, tekel işçilerinin hak ve özgürlüklerine iktidar tarafından duyarlılık gösterilip gösterilmediğidir.

Bu sorunun cevabı net bir biçimde hayırdır.

Çünkü 36 gün boyunca eylem yapan tekel işçileri, direnişlerinden "şimdilik" bir sonuç alamadılar. Ama hak arayışlarını kararlı bir biçimde devam ettirecekler...

Tekel işçilerine haklı davalarında destek vermek için onları Türkiye'nin dört bir yanından gelen tekel çalışanları, hakları ellerinden alınan yurttaşlarımız, sendikalar, demokratik kile örgüleri ve duyarlı partiler yalnız bırakmadılar...

Ya AKP milletvekilleri? Hükümetin bakanları, başbakanı ve devletin başı olan cumhurbaşkanı?...

Hani demokrasi diyorlardı?

Hani demokratikleşme diyorlardı?

Haklarını aramak için yollara düşen tekel emekçilerine, itfaiyecilere, demir yolu çalışanlarına, eczacılara, doktorlara sıra gelince onları görmüyorlar, duymuyorlar. Onların sorunlarına hiçbir duyarlılık göstermiyorlar...

Çünkü orada bir "açılım" yok; olamıyor (!)...

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal iktidarın bu duyarsızlığı konusunda bakın ne diyor: "...Bu süreçte iktidarın insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü çalışanların hakkı, emek, emeğin örgütlenmesi, sendikaların yetkileri-hakları konularında nasıl bir ikiyüzlülük içinde olduğu, ağzından demokrasi lafını düşürmediği halde uygulamada en zorba anlayışla insanların çalışanların, emekçilerin, işçilerin sendikaların üzerine yürüyebildiği ortaya çıktı..."

Evet, AKP'nin demokrasi ve demokratikleşme anlayışı tam da bu...

* * *

Değerli okurlarım, iktidarın yedi yılda yaptığı tüm yanlışlıkların sonuçlarını artık hepiniz görüyorsunuz.

AKP iktidarı, altında ateş yanan su dolu bir kaba atılan ve yavaş yavaş haşlanan kurbağa misali zihniyetindeki projeleri demokrasi kavramsallaştırmasının meşrulaştırıcı işlevinden yararlanarak Türk milletine hazmettirmeyi amaçladı.

Ama bazı şeyleri unuttu!...

Yiğit tekel işçilerinin, demokrasinin özü olan insan hak ve özgürlükleri konusunda ne kadar bilinçli olduğunu. Demokratikleşmenin ise hak ve özgürlüklerin korunmasının güvencesi olduğunu çok iyi kavradıklarını...

Evet, tekel işçileri bildiklerini ve inandıklarını eyleme döktüler.

Gerçek demokrasi için haklarını aradılar, örnek oldular.

Kararlılıklarıyla yedi yılda unutturulan gerçek demokrasiyi hatırlattılar insanlara...

Umut yeşerdi birden bire unutulan milyonlarda...

Yurdun dört bir yanı Ankara oldu, demokrasi umudunu toplamaya gelenlerle..

Selam olsun unutulmuş demokrasiyi hatırlatanlara,

Selam olsun hak ve özgürlüklere duyarlı olanlara,

Selam olsun hak özgürlüklerin güvencesi olacak yeni iktidara...

(Haber Ekspres, 20 Ocak 2010)

19 Ocak 2010

ÖĞRENCİ VAR OKUL YOK, OKUL VAR ÖĞRENCİ YOK!... - ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Türkiye'de nüfus artış hızının geriye döndüğünü belirterek aşağıda özetlemeye çalıştığım bir açıklama yaptı.

Bakın Milli Eğitim Bakanı neler söyledi:

- Son 4 yılda düzenli olarak bir yıl öncesine göre öğrenci sayısı 70-80 bin azalıyor. Göç veren bölgelerde 18 bin okul öğrencisizlik nedeniyle kapalı. Bu şekilde giderse okul kapatmak zorunda kalacağız. Okul inşaatları duracak. Örneğin bundan sonra Beşiktaş'ta okul yapmayacağız. Çünkü burada nüfus geriliyor. Bu ilçemizde sınıf başına 18 öğrenci düşüyor. Yaşlı nüfus daha yoğun. Okullarımızı yeni gelişen ilçelere yapacağız.

- Dünyadaki örneklerine baktığımızda nüfus artış hızı yüzde 2'nin altına düştüğünde trendi tersine çeviremez hale geliyorsunuz. Bu noktaya gelmeden önlem almak zorundayız. Örneğin İsveç'te evlilik yaşı 20-22'lere kadar düştü. Devlet erken yaşta evliliği ve çocuk sahibi olmayı özendiren ciddi mali destek sağlıyor.

- Kadınların değişen sosyal konumları ve kariyer-konfor tercihleri de nüfusun azalma eğiliminde önemli bir etken.

-Şimdi Gülben Ergen gibi bir yandan çok çocuk yapıp aynı zamanda mesleğini de başarıyla sürdüren sanatçı modellerinin desteklenmesi gerekir. Benzer şekilde Hollywood'da da birçok star fazla sayıda çocuk yaparak topluma mesaj veriyor. Bu durum, bu ülkelerde devlet politikası olarak destek görüyor. Sağlıklı nesiller yetişmesi için aileye çok ihtiyacımız var. Çok kardeşliliğin, dayanışma, duygusal destek, paylaşım gibi olumlu sonuçları var.

* * *

Değerli okurlarım, Milli Eğitim'de yaşanan tüm olumsuzlukları örtbas etmek isteyen Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu sözü dönüp dolaştırıp en az üç çocuk yapın demeye getiriyor. Genç nüfusun azalmasına dikkat çekiyor.

Şöyle ki, Sayın Bakan öğrenci sayısının son 4 yılda ortalama 70-80 bin azaldığını, 18 bin okulun öğrencisizlik nedeniyle kapatıldığını, okul inşaatlarının durduğunu, bunun nedeninin de nüfus artış hızının yüzde 2'lere düşme ihtimali olduğunu söylüyor. İsveç'te olduğu gibi devletin erken yaşta evliliği ve çocuk sahibi olmayı özendiren tedbirler alabileceğini, ciddi mali destek sağlayabileceğini ifade ediyor. Türkiye'de Gülben Ergen gibi örneklerin modeleştirilerek çok çocuk sahibi olmanın özendirilmesini öneriyor. Böylelikle gerçekleşecek nüfus artışıyla, toplumsal düzlemde; dayanışma, duygusal destek, paylaşım gibi olumlu sonuçların elde edilebileceğini dile getiriyor.

* * *

Peki bilim bu konuda ne diyor? Bir de ona bakalım!

Acaba öğrenci sayısının azalmasının nedeni gerçekten genç nüfusun sayısal olarak azalması mı, yoksa çocuk/genç nüfusun çeşitli toplumsal ve ekonomik baskılarla okuldan uzak kalmak zorunda bırakılması mı?

Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM)'da görevli Yrd. Doç. Dr. Gökçe Uysal Kolaşin ve araştırma görevlisi Burak Darbaz araştırmalarında şu sonuçlara ulaşmışlar:

Türkiye'de 2006 yılı itibariyle 6-14 yaş arasında 320 bin çocuk işçi var. Bu çoçuk işçilerden 207 bini erkek, 113 bini kız.

207 bin erkek çocuk işçinin 70 bini; 113 bin kız çocuk işçinin ise 55 bini okula devam etmiyor.

Çocuk işçilerin yüzde 61'i yani 195 bin çocuk işçi hem çalışıp hem de eğitimlerine devam ediyor.

Bu çocuklardan okula devam etmeyen 125 bininin yaklaşık 30 bini ise hayatlarında hiç okula gitmemiş.

Çocuk işçilerin 204 bini ücretsiz aile işçisi, 116 bini ücretli, maaşlı ya da yevmiyeli olarak istihdam ediliyor.

* * *

Değerli okurlarım, eğer ülkemizde 320 bin çocuk işçi ekonomik şartlar ve çeşitli baskılar nedeniyle çalışmak zorunda kalıyorsa,

...Ve bu çocukların 30 bini hayatında hiç okula gitmemiş ise,

70 bini erkek, 55 bini kız toplam 125 bini okula devam edemiyor ise,

195 bini hem çalışıyor hem de okumaya gayret ediyor ise,

O zaman Sayın Milli Eğitim Bakanı'na şu soruları sormamız gerekmez mi?...

Nasıl oluyor da bu tabloya değinmeden 4 yılda 70-80 bin öğrencinin azaldığını, 18 bin okulun kapandığını ve bu hızla giderse öğrenci ve okul sayısının daha da azalacağını dile getirebiliyorsunuz?

Sizin uyguladığınız yanlış ekonomik ve sosyal politikalar nedeniyle çalışmak zorunda bırakılan küçük yaştaki çocuklar okula gidemiyor Sayın Bakan!

Göreviniz "işçi çocukları" okullu yapmak için (aynı zamanda onları yeniden "çocuk" yapmak için) gerekli tedbirleri almak mı, öğrenci az diye okul kapatmak mı?

Siz bir bakan olarak nasıl olur da bu gerçekleri görmezlikten gelebilirsiniz?

Nasıl olur da öğrenci sayısıyla ilgili verileri Türkiye'nin nüfus azalışına bağlarsınız?

Nasıl olur da çözüm için her aileye üç çocuk önerisi yapabilirsiniz?

Sizin sosyolojik gerçeklerden, bilimsel gerçeklerden haberiniz yok mu?

Sizin bu ülkede ne olup bittiğinden haberiniz yok mu?

Türk milletinden bu gerçekleri nasıl saklayabilirsiniz?

Neden sosyal devletin gereklerini yerine getirmiyorsunuz? Neden çalışan çocukların önündeki ekonomik engelleri kaldırmıyor, onların maruz kaldığı baskıları azaltmak için sosyolojik verilere dayanan stratejiler geliştirmiyorsunuz?

Neden Milli eğitimin "milli"liğini ön plana çıkarmıyorsunuz?...

* * *

Değerli okurlarım, işte Milli Eğitim Bakanı'nın görüşü, işte bilimsel araştırmaların sonucu...

Yorum sizin...

(Haber Ekspres, 19 Ocak 2010)

13 Ocak 2010

ÇAY VE SİMİTE BİR BUKET ÇİÇEK!...- ZAFER YAPICI

Değerli okurlarım, Başbakan Erdoğan geçtiğimiz salı günü TBMM'de yaptığı grup toplantısında emekli maaşlarına yapılacak zam oranlarını kamuoyuna açıkladı.

İşte Ocak 2010 zamları sonrası oluşan emekli maaşları:

En düşük SSK emeklisi aylığı 632.61 TL'den 695.01 TL'ye yükseldi. (Artış oranı % 9.86).

En düşük BAĞ-KUR (esnaf) emeklisi aylığı 468.24 TL'den 526.18 TL'ye yükseldi. (Artış oranı % 13.45),

En düşük BAĞ-KUR (tarım) emeklisi aylığı 310.36 TL'den 373.37 TL'ye yükseldi. (Artış oranı % 20.40),

En düşük Emekli Sandığı emeklisi aylığı 812.81 TL'den 845.32 TL'ye yükseldi. (Artış oranı %2.5).

* * *

Hatırlatırım.

Ülkemizde asgari ücret 577 lira.

Açlık sınırı 794 lira, yoksulluk sınırı 2.588 lira!

* * *

Şimdi gelelim çay-simit hesabına.

Bugün en düşük fiyatla bir bardak çay 50 kuruş. Bir simit 50 kuruş. Beş kişilik bir aile, üç öğün çay ve simitle karınlarını doyurmaları halinde ayda 450 lira ödemek zorunda kalıyor.

· En düşük SSK emekli aylığı 695 lira oldu. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 245 lira,

· En düşük BAĞ-KUR (esnaf) emeklisi aylığı 526 lira oldu. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 76 lira,

· En düşük BAĞ-KUR (tarım) emeklisi aylığı 373 lira oldu. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 77 lira borç,

· En düşük memur emekli aylığı 845 lira oldu. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 395 lira.

Beş kişilik bir aile bir ay boyunca yeme, içme, ısınma, barınma, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarını bu maaşlarla nasıl karşılayacak?...

* * *

Değerli okurlarım, bu tablo karşısında öncelikle emeklilerin hakkını savunması gereken Türkiye İşçi Emeklileri Derneği Başkanı Kazım Ergün bakınız ne diyor: "Başbakanın emekliye müjde vereceğini duyunca 'biz orada olmalıyız' dedim.
Bizi vekil sıralarına oturttular. Başbakan bize zam müjdelediği için kendisine teşekkür etmek amacıyla çiçek verdim. Başbakan'ın elinde imkan olsa daha çok verecek. Bütçe buna müsait değil. Ülkenin şartlarını biliyorum. Olmayan parayı, kaynağı bize nasıl aktarsın? Değil mi efendim? Emeği geçen Başbakan ve ekibine teşekkür ediyorum..."

Bu sözleri söyleyen sanki Türkiye İşçi Emeklileri Derneği Başkanı değil de AKP'nin sözcüsü...

* * *

Şimdi Sayın Ergün'e sormak istiyorum.

Neden böyle bir konuşma yapma gereği duydunuz? Yoksa sizi Başbakan'a çiçek sunmaya ve bu içerikte bir konuşma yapmaya iten esas neden 9.5 milyon emekliyi SGK'da temsil etmeniz ve oradan alacağınız 4 bin 500 lira mı?...

Eğer esas neden bu ise, size gelecekte milletvekilliği yolu görünüyor demektir...

Eğer esas neden bu değil ise sorumluğunu yüklendiğiniz milyonlarca emeklinin çay-simit yemeye devam etmesine vicdanınız nasıl evet diyebiliyor?...

Siz emekliler sayesinde o makama geldiniz.

Onların sizlere emanet ettiği ödeneklerle, onların masasında pirzola yiyorsunuz.

Onların sayesinde son model makam otomobilinize biniyorsunuz.

Onların sayesinde sıcak odanızda plazma TV seyrediyorsunuz.

Her şey iyi de neden onların haklarını bu açık tablo karşısında bile savunmuyorsunuz?!

* * *

Ey emekli kardeşim sana sesleniyorum. Uyan; artık uyan!..

Sana verilen 60 lira zamma karşılık Başbakan'a senin adına sunulan bir buket teşekkür çiçeği bile 55 lira.

Ey emekli kardeşim! Çiçeği vereni de, çiçeği alanı da gör.

2010 yılında ve sonrasında karnını yine çay-simitle doyurmak istemiyorsan...

...Emeğine ve geleceğine sahip çık...

(Haber Ekspres, 13 Ocak 2010)

05 Ocak 2010

ÇAY-SİMİT HESABI - ZAFER YAPICI

Belki siz de duymuşsunuzdur...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2009'un sonunda televizyon kanallarında yayınlanan "Ulusa Sesleniş" konuşmasında, "...2010 yılını Türkiye'nin krizin etkilerinden tamamen arınacağı, büyüme enerjimizin yeniden artacağı, insanlarımızın yaşadığı sıkıntıların adım adım ortadan kalkacağı bir yıl olarak görüyoruz..." demişti...

Başbakan Erdoğan maaşlarla ilgili açıklamasını da şöyle sürdürmüştü: "...Bakınız net asgari ücret 2002 Aralık ayında 184 TL iken, 2009 Ekim ayında bu rakam 546 TL'ye
çıktı. Artış yüzde 168,5.

En düşük SSK emekli aylığı 2002 Aralık ayında 257 TL iken, 2009 Ekim ayında 633 TL. Burada da artış yüzde 146,1.

En düşük BAĞ-KUR esnaf emekli aylığı 2002 Aralık ayında 149 TL iken, 2009 Ekim ayında bu rakam 494 TL. Artış yüzde 232.

En düşük BAĞ-KUR çiftçi emekli aylığı 2002 Aralık ayında 66 TL iken, 2009 Ekim ayında 333 TL seviyesine kadar çıkıyor, artış yüzde 405,4.

En düşük memur emekli aylığı 2002 yılı Aralık ayında 377 TL iken, 2009 Ekim ayında 843 TL'ye yükseliyor, buradaki artış yüzde 124.

65 yaş aylığı 2002 Aralık ayında 24 TL iken, 2009 Ekim ayında 95 TL'ye yükselmiş, artış yüzde 287.

Muhtar aylığı, 2002 Aralık ayında 97 TL, 2009 Ekim ayında 334 TL. Burada da yüzde 242,5'lik bir artış var..."

* * *

Değerli okurlarım, Recep Tayip Erdoğan, 2002 Milletvekili Genel Seçimi sürecinde halkın alım gücünün nasıl zayıfladığını çay-simit örneği ile meydanlarda çok yalın bir biçimde anlatmış ve çok alkış almıştı...

Bakın Erdoğan, Türkiye 2002 Seçimleri'ne giderken neler söylemiş: "...Bir bardak çay 20 kuruş, bir simit 20 kuruş. Beş kişilik bir aile, üç öğün çayla ve simit yiyerek karınlarını doyurmaları halinde ayda 180 lira ödemek zorunda. Asgari ücret ise 184 lira. Bu insanlar kalan 4 lira ile diğer ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklar? Sizin Allah'tan korkunuz yok mu? İnsafınız, vicdanınız yok mu?"

* * *

Şimdi 2010 yılındayız. Recep Tayip Erdoğan yedi yılı aşkın bir süredir Başbakan... Devletin sorumluluğunu taşıyor!

Bu devletin ülkesinde evine ekmek dahi götüremeyen; sayıları 5 milyon 287 bin olan işsizler var.

Her gün yatağa aç giren 400 bin kişi var.

Ürününü ekemeyen, ekse de değerini alamayan köylüler, çiftçiler var.

Gelecek kaygısıyla yaşayan gençler ve onların gelecek kaygısını paylaşan anne ve babalar var.

Sokaklarda yaşayanlar var.

Kimsesizler var.

Evden dışarıya çıkıp üretmek isteyen; ama çıkamayan engelliler var.

Siftah yapmadan dükkanlarında bekleyen ve sonunda kepenklerini kapatmak zorunda kalan esnaflar var.

Her geçen gün çarklarının dişleri teker teker duran sanayiciler var.

Haklarını alamayıp sokağa dökülen, biber gazlarıyla, coplarla susturulmaya çalışılan işçiler, memurlar, öğretmenler, eczacılar var...

İşleri ellerinden alınmak istenen tekel çalışanları, DDY çalışanları, itfaiyeciler var.

Göçük altında kalan madencilerimiz, ölüme aday tersane işçilerimiz var!

* * *

Bu insanlar umut beslediler. Demokrasi dediler. İnsan hak ve özgürlüklerine duyarlılık dediler. Hükümet bizi görür dediler. Bu sene olmazsa gelecek seneye hakkımızı verir dediler...

Ne bilsinler iktidarın demokrasi trenine binip makas değiştireceğini, insan hak ve özgürlüklerinin keyfi uygulamalarla yok edileceğini...

Umudun karşılığının cop, biber gazı ve gözaltı olduğunu sonradan öğrendiler...

Sonradan öğrendiler demokrasinin önce açılım olduğunu. Açılımın ise hiçbir zaman kendilerine ulaşmayacağını...

Açlık sınırının 778 lira, yoksulluk sınırının 2.533 lira olduğu bir yerde; askeri ücret 546 lira, en düşük SSK aylığı 633 lira, en düşük BAĞ-KUR çiftçi emekli aylığı 333 lira, en düşük memur emekli aylığı 843 lira, 65 yaş aylığı 95 lira, muhtar aylığı 334 lira ise...

2010 yılına girdiğimiz şu günlerde yoksulluğu bir de biz size açıklayalım dedik Sayın Başbakan. Hem de kendi verdiğiniz göstergeyi baz alarak!

Bugün en düşük fiyatla bir bardak çay 50 kuruş. Bir simit 50 kuruş. Beş kişilik bir aile, üç öğün çay ve simitle karınlarını doyurmaları halinde ayda 450 lira ödemek zorunda kalıyor Sayın Başbakan...

Bu hesaplamaya göre;

· Asgari ücret 546 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 96 lira,

· En düşük SSK aylığı 633 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 183 lira,

· En düşük BAĞ-KUR çiftçi emekli aylığı 333 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 117 TL borç,

· En düşük memur emekli aylığı 843 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 393 lira,

· Muhtar aylığı 334 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 116 lira borç,

· 65 yaş aylığı 95 lira. Çay-simit 450 lira. Elde kalan 355 lira borç.

Beş kişilik bir aile bir ay boyunca hangi ihtiyaçlarını karşılayacak Sayın Başbakan?

Sayın Başbakan, sizin 2002 yılında çay-simit hesabıyla çizdiğiniz o tablo neticesinde iktidara yaptığınız sitemi izin verin şimdi biz size milyonlarca yoksul adına yapalım...

"Sizin Allah'tan korkunuz yok mu? İnsafınız, vicdanınız yok mu?"...

* * *

Sayın Başbakan bugün emekliye verilecek zam oranını açıklayacaksınız. Kameraları karşınıza alıp, kılıfına uydurulmuş enflasyon rakamlarından söz edip, emekliyi "enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz" diyeceksiniz.

Oysa vereceğinizin bilmem kaç katını, kameraların karşısına geçip açıklayamadığınız fahiş geceyarısı zamlarıyla almaya başladınız bile. Eminiz ki almaya devam da edeceksiniz...

Yedi yılda halkın yararına ne değiştirdiniz?...

İktidara çay, simit hesabıyla geldiniz...

Görünen o ki, iktidardan çay simit hesabıyla gideceksiniz...

* * *

Atalarımızın bir sözü geldi aklıma: "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar..."

Saate bakıyorum. Yatsı çoktan geçti... Aldanma devri bitti.

...Pencereden görüyorum. Şimdi güneş doğmak üzere...

(Haber Ekspres, 5 Ocak 2010)